EVRİM KURAMI
|
KATALOG BİLGİSİ
ISBN: 975-494-710-4 |
EVRİM KURAMI VE BAĞNAZLIKİÇİNDEKİLER
I. BÖLÜM DİN İLE BİLİMİN BAĞDAŞMAZLIĞI Soru 1: Dinsel bağnazlık ile bilim neden bağdaşmaz? Soru 2: Kavganın kökeninde ne vardır? Soru 3: Dinsel bağnazlıkta tehlikeli olan nedir? Soru 4: Bilimsel devrim teolojiyi nasıl etkiledi? Soru 5: Kavganın sorumlusu kimdir? Soru 6: Kamplaşma nasıl başladı? Soru 7: Pozitivist yaklaşım gerçekçi miydi? Soru 8: Pozitivist iyimserlik neden sürekli olamazdı? Soru 9: Biyolojide mekanik açıklama yeterli değil midir? II. BÖLÜM EVRİM DÜŞÜNCESİ Soru 10: Evrim düşüncesi nasıl doğdu? Soru 11: Evrim düşüncesi hangi çağın ürünüdür? Soru 12: Evrim düşüncesinin biyolojide öncüleri kimlerdir? Soru 13: Lamarck kuramı nedir? Soru 14: Lamarck kuramı niçin yeterli görülmemiştir? Soru 15: Evrim kuramı nedir? Soru 16: Darwin kimdir? Soru 17: Türlerin Kökeni nasıl yazıldı? Soru 18: Darwin devrimi nasıl algılandı? Soru 19: Ünlü "Oxford Tartışması" nasıl geçti? Soru 20: Bağdaşmaz iki dünya mı? Soru 21: Darwin yeterince anlaşılmış mıdır? III. BÖLÜM DARVİNCİLİKTE YETERSİZLİKLER Soru 22: "Yaşam Savaşımı" nasıl yorumlandı? Soru 23: Evrim sürecinde dayanışmaya yer yok mudur? Soru 24: Evrim kuramının yol açtığı ikilem neydi? Soru 25: "Darwincilik" nedir? Soru 26: Darwin'in kalıtım bilgisi yeterli miydi? Soru 27: Kalıtım nedir? Soru 28: Mutasyon nedir? Soru 29: Doğal seleksiyonun bilimsel konumu nedir? Soru 30: Evrim bir amaca yönelik midir? Soru 31: Evrim rastlantı varyasyonlarla açıklanabilir mi? Soru 32: Doğal süreçleri tümüyle ereksiz saymak yerinde midir? Soru 33: Daha doyurucu bir açıklama gereği var mıdır? IV. BÖLÜM EVRİM KURAMININ BİLİMSEL KONUMU Soru 34: Evrim kuramına tepkilerin kaynağı nedir? Soru 35: Bilimsel eleştiriler nasıl yorumlanmalıdır? Soru 36: Lamarck'ın evrim kuramını nasıl niteliyebiliriz? Soru 37: Evrim, kanıtlanmış bir olgu değil midir? Soru 38: Fosillerden ne öğreniyoruz? Soru 39: Yapısal benzerlikler ne göstermektedir? Soru 40: Başka kanıtlar yok mu? V. BÖLÜM YAŞAMIN KÖKENİ Soru 41: Nesnelerin kökeni nedir? Soru 42: Yaşamın kökeni nedir? Soru 43: Canimin kaynağı cansız madde midir? Soru 44: Canlı - cansız ayırımı kesin değil midir? Soru 45: Uzay molekülleri ne göstermektedir? Soru 46: Laboratuvarda canlı üretilebilir mi? Soru 47: Virüsler neyi kanıtlamaktadır? Soru 48: Gizemli kavramların sonu mu? VI. BÖLÜM İNSANIN BİYOLOJİK EVRİMİ Soru 49:Teoloji insanın konumu konusunda niçin duyarlıdır? Soru 50: İnsanla maymun akraba mıdır? Soru 51: Maymunla insanın yakınlık derecesi nedir? Soru 52: Kromozomlardan ne öğreniyoruz? Soru 53: Paleontolojik araştırmalar ne göstermektedir? Soru 54: Homo Habilis, Homo Erectus, Sonrası? Soru 55: İnsanın ayırıcı özelliği yok mudur? Soru 56: Evrim sürekli bir ilerleme midir? Soru 57: İnsan evrimi açıklanabilir mi? Soru 58: İnsanın biyolojik evrimi neden durma noktasına gelmiştir?
VII. BÖLÜM İNSANIN KÜLTÜREL EVRİMİ Soru 59: İnsanın doğadaki konumu nedir? Soru 60: İnsanı canlılar dünyasından niçin koparamayız? Soru 61: İnsanla hayvanlar arasında psikolojik benzerlikler var mıdır? Soru 62: İnsanın konumu nedir? Soru 63: İnsanın ayırıcı özelliği yok mudur? Soru 64: Kültürel yaşamın biyolojik temeli var mıdır? Soru 65: Antropolojiden ne öğreniyoruz? Soru 66: Kültürel kalıtımın ayırıcı özelliği nedir? Soru 67: Düşünce fizyolojiye indirgenebilir mi? Soru 68: Darwin'i düşünür olarak nasıl niteleyebiliriz? VIII. BÖLÜM TANRISAL DİZAYN Soru 69: Düzen, Tanrısal varlığın kanıtı mıdır? Soru 70: Doğal seleksiyon düzenleyici midir? Soru 71: Doğal seleksiyonu işleten nedir? Soru 72: Küçük bir varyasyon nasıl önemli olabilir? Soru 73: Çelişki nerededir? Soru 74: Doğal seleksiyon her zaman uyum sağlar mı? Soru 75: Uyum bir planı mı yansıtmaktadır? Soru 76: Voltaire'in isyanı neye? IX. BÖLÜM YARATILIŞÇI SAVLAR VE TAKTİKLER Soru 77: Yaşam anlık bir yaratmayla mı ortaya çıktı? Soru 78: Türler sabit midir? Soru 79: Bilimde çarpıtma taktiğine yer var mıdır? Soru 80: Mantık oyunu mu? Soru 81: Olgular yadsınabilir mi? Soru 82: Mutasyon yenilik getirmez mi? Soru 83: Yenilik yalnızca yaratmayla mı olasıdır? Soru 84: Doğal seleksiyon yeniliğe yol açmaz mı? Soru 85: Fosiller evrimi kanıtlamıyor mu? Soru 86: Faşizm'den evrim kuramı mı sorumludur? Soru 87: Evrim bir din midir? Soru 88: Yanlışlanma olasılığından yaratılışçılar ne anhyor? X. BÖLÜM İDEOLOJİ BUYRUĞUNDA BİLİM Soru 89: Sorun nedir? Soru 90: Neo-Mendelizm'den ne anlıyoruz? Soru 91: Michurinizm nedir? Soru 92: İdeolojinin buyruğuna giren bilim ne olur? XI. BÖLÜM BİLİM İLE İDEOLOJİ Soru 93: Bilim ile ideoloji niçin bağdaşmaz? Soru 94: İdeolojinin bilimsellik savı için ne diyeceğiz? Soru 95: Bilimin ideolojik olduğu savı doğru mudur? Soru 96: Bilim felsefesinden beklenen nedir? XII. BÖLÜM BİLİM İLE DİN Soru 97: Bilim ile din ne yönden bağdaşmaz? Soru 98: Teolojinin tepkisi neye yöneliktir? Soru 99: Teolojinin "Bilimsellik" savı geçerli midir? Soru 100: Barışma olanağı var mı? |
ANAHTAR SÖZCÜKLERevrim, darwin, evrim teorisi, charlesdarwin, charles darwin, darwin, charles, darvin, evrimciler, tubitak evrim, evrimci, darwin teorisi, social darwinism, insan evrimi, evrim teorileri, evrim nedir, darwinin evrim teorisi, darwinin devlet anlayışı, darwin conspiracy, the, darwin awards, darwin award, darvinin evrim teorisi, kültürel evrim, gorilde evrimlesme, galapagos islands darwin and wolf, evrim,kuşlar, evrim böcek, enzimlerin evrimi, darwin's waiting room, darvinin heyati, darvin teorisi, canlı türlerinin yeni evrimi, waar ligt darwin, sosyal darvinizm, insanın evrimi, influence of darwin on mahan, hayvanlarda evrim, goril evrimleşmesi, goril evrimlesmesi, goril evrimlesme, glacial age darwin, eş zamanlı evrim, evrimcik, evrim ve hayvan, evrim teortisi, evrim teorisinin bilimsel çöküşü, evrim geçirmek, evrim dersi, evolüsyonistler+ evrimciler, enzim ve evrim, doğal seleksiyon ve evrim, darwins 1774, darwinizminsonu, darwinism, darwin'in karakutusu, darwin'in evrim teorisi, darwin ve ölümü, darwin theory, darvinizm, charls darvin, charles darwin evolution, canlıların evrimi, böcek evrimi, the case against darwin evrim, darwin, teorisi, charles, evrimi, darvin, charlesdarwin, darwinin, evrimciler, ve, evrimci, darvinin, tubitak, darwins, darwinism, the, teorileri, social, real, nedir, insan, goril, evrimlesme, devlet, conspiracy, böcek, awards, award, anlayışı, and, yeni, wolf, waiting, türlerinin, sesli, room, kültürel, kuşlar, islands, heyati, gorilde, galapagos, enzimlerin, darvinizm, canlı, ölümü, çöküşü, zamanlı, yer, waar, uydu, theory, teortisi, teorisinin, taşı, sosyal, shıp, seleksiyon, on, of, meteo, mahan, ligt, karakutusu, kabuğunun, insanın, influence, hayvanlarda, hayvan, glacial, geçirmek, eş, evrimleşmesi, evrimlesmesi, evrimcik, evolüsyonistler, evolution, enzim, doğal, dersi, darwın, darwinizminsonu, classifieds, charls, case, canlıların, bilimsel, all, age, against |
I. BÖLÜM
Aklın, Sokrates'ten bu yana, yobazlık ve hurafeye karşı açtığı savaş henüz kazanılmış değildir.
Isaac Asimov
Soru 1: Dinsel bağnazlık ile bilim neden bağdaşmaz?
Din ile bilim her dönemde açıktan ya da üstü örtülü çatışma içinde olan iki kültürel etkinliktir. Çatışmanın kökeninde bağnazlığın özgür araştırmaya olanak tanımak istememesini bulmaktayız. Bilim doğada olup bitenleri betimlemeye, açıklamaya yönelik bir çalışmadır; amacı evreni anlamak, yöntemi nesnel gözleme dayalı ussal çıkarımdır. Dine gelince, burada daha karmaşık, çok yönlü bir olayla karşı karşıyayız. Basit bir çözümleme, özellikle göksel dinlerin üç ana öğeyi içerdiğini göstermektedir:
(1) Yalnızlık ve yetersizlik duygusu içinde olan kişiye ruhsal erinç ve doyum olanağı sağlayan bir tapınma biçimi;
(2) Belli ahlâk kurallarına dayalı toplumsal bir düzen;
(3) Evreni ve evren içindeki insan yaşamını anlamlı kılan hazır, anlaşılır bir açıklama.
Bu üç öğenin hem anlam, hem geçerlik temeli "Tanrı" denen yetkin, yaratan, bağışlayan, koruyan, ama gerektiğinde cezalandıran yüce varlık kavramında yatmaktadır. Başka bir deyişle, dinin tüm boyutlarında açıktan ya da örtülü Tanrı düşüncesi vardır. Tanrı, tapınma etkinliğinin yönelik olduğu varlık, ahlâk kurallarının gerekçesi ve yaptınm gücü, bilgimizin yanılmaz kaynağıdır.
Bilimin dinle bağdaşmazlığı yalnızca "teoloji" diye bilinen üçüncü öğe bakımındandır; tapınma gereksinimi ve ahlaki düzen bilimin inceleme alanı dışında kalan konulardır.
Din evreni açıklama işlevinde bağnaz ve tekdüzedir; özellikle her şeyi açıkladığı savında olan teoloji yeni arayış ve buluşlara kapalıdır. Teolojinin bilimle kavgası düşüncede tekelci egemenliğini yitirme korkusudur. Geçmişte teologları bir tür "ölüm-kalım" savaşına iten iki büyük olay bu kavganın unutulmaz örnekleridir. Bunlardan biri "Kopernik Devrimi" diye bilinen gelişme, diğeri "Darwin Kuramı" denen evrim düşüncesidir. Birincisi, üzerinde yaşadığımız gezegeni evrenin merkezi olmaktan çıkardığı; ikincisi, insanı tüm diğer canlılar gibi doğanın bir parçası, evrim sürecinin bir ürünü saydığı için teolojiye ters düşmüştür.
Ortaçağ karanlığında kalıplaşan teolojik öğretinin zihinler üzerindeki egemenliğini bilimle paylaşması beklenemezdi, kuşkusuz. Dünyanın nasıl oluştuğu, canlıların nasıl ortaya çıktığı kutsal kitaplarda yazılıydı. Kilisenin tepkisinden korkan Kopernik kitabının yayımlanmasını yaşamının son yılına kadar geciktirme zorunda kalmıştır. Darwin de kuramını açıklama konusunda uzun süre çekingen davranır; Wallace'ın çalışmasıyla karşüaşmasaydı, belki de, Türlerin Kökeni'ni yazma yoluna bile gitmeyecekti.*
* Wallace ile ilgili açıklama için bakınız Soru 17.
Soru 2: Kavganın kökeninde ne vardır?
Astronomide Ptolemi sistemiyle birlikte insanın doğa içindeki özel yerine ilişkin geleneksel inancı da yıkan Kopernik, teologların tepkisini önlemek için kitabına önsöz yazan dostu Osiander'in şu sözlerine göz yummak zorunda kalmıştır:
Bu kitapta önerilen sistem yalnızca açıklamaya yönelik matematiksel bir hipotezdir; felsefi doğruluğu söz konusu değildir.
"Matematiksel hipotez" ile "felsefi doğruluk" diye yapılan ayırım kiliseyi yaklaşık yüz yıl harekete geçmekten alıkoyar. Ne var ki, kilisenin daha baştan tedirgin olduğu bellidir. Reformcu Luther bile, "Bu budala kafamızı karıştırma hevesindedir; oysa kutsal kitap bize Joshua'nın arzı değil güneşi durdurduğunu söyler," diyerek Kopernik'i kınamaktan geri kalmamıştır.
Tehlikenin tam anlaşılması 17. yüzyılın başlarını bekler. Gidişin farkına varan kilise artık kararlıdır: Önce Bruno'yu gözler önünde yakarak, sonra Galileo'yu iki kez engizisyon mahkemesinde yargılayıp ilerlemiş yaşına karşın ev hapsine mahkûm ederek tepkisini ortaya koyar. Ancak engizisyon terörü beklenen etkiyi sağlamaz; bilimi durdurmaya olanak yoktur artık! Kopernik, Kepler ve Galileo'nun öncülüğünde başlayan bilimsel devrim 17. yüzyıl boyunca süren büyük atılımlarıyla üstünlüğünü kurma yolundadır. Teoloji, tüm direnme, yıldırma ve sindirme çabalarına karşın fiziksel bilimlere yenik düşmüştür. Artık pek az kimse arzın düz olduğu, evrenin merkezinde yer aldığı, güneşin arz çevresinde döndüğü, tüm nesnelerin toprak, su, hava ve ateşten oluştuğu gibi antik öğretilere inanmakta; deprem, sel, yangın ve fırtına yıkımlarına Tanrı'nın günahkâr kullarına uyarısı gözüyle bakmaktadır. Kısacası, kilise için kazanma şansı yoktur. Ama savaş bitmemiştir: bir cephede yenik düşen karanlık güç, başka bir cephede mevzilenmekten geri kalmaz. Bilime karşı savaş daha sonra evrim konusunda sürdürülecektir.
Din ile bilimin tarihsel kavgası kimi dönemlerdeki ateşkese karşın hiçbir zaman barışla sonuçlanmamıştır. Darwin, Galileo, vb. bilginler üzerinde koparılan fırtınalar su yüzüne vuran çalkantılardır. Kavganın nedeni daha derinlerde yatan metafizik anlayışlar arasındaki çelişkidedir. Din bir yanıyla ideolojiktir; tüm ideolojiler gibi aradığı mutlak iktidar, paylaşmaya razı olmadığı şey egemenliktir.
Soru 3: Dinsel bağnazlıkta tehlikeli olan nedir?
Din ideolojik yanıyla totaliterdir; düşünce, araştırma ve tartışma özgürlüğüne dayanan, duraksama ve kuşku içeren bilime hoşgörüyle bakmaz. Bilimsel anlayışın yaygınlık kazanması, teolojik otoritenin giderek yok olması demektir. Öyle bir gelişmeye izin verilemez, elbet.
Teoloji ile bilim arasında gözden kaçmayan başlıca fark teolojinin dogmalara bağlılığında, bilimin eleştiri ve kuşkuya yer vermesinde kendini gösterir. Teologlar için kutsal kitapta yer alan öğretiler her türlü kuşku ötesinde mutlak doğrulardır; eleştirilemez. Oysa bilimde kuşku veya eleştiriye kapalı hiçbir doğru yoktur; gözlem ya da deney sonuçlarıyla ters düşen hiçbir sava, nereden ya da kimden kaynaklanırsa kaynaklansın, geçerlik tanınmaz. Teologların gözleme dayanan, kuşku ve eleştiriye açık bilime tepkileri doğaldır; kutsal öğretilerin ne ussal eleştiriye, ne olgusal yoklanmaya dayanma gücü vardır. Engizisyon özgür arayışa duyulan korkunun ürünüdür. Son dörtyüz yıl boyunca bilimin hem kuramsal alanda, hem teknolojide sergilediği göz kamaştırıcı başarılar karşısında teoloji önemli ölçüde geri çekilme, dahası bilime katlanma görünümüne girmiştir. Teologların durumu kurtarmak için kutsal kitabın bilimsel sonuçlarla çelişen öğretilerini sözsel anlamları dışında mecaz ve alegorilere başvurarak yorumlama yoluna gittiklerini görmekteyiz. Oysa geçmişte (17. yüzyılın ortalarına gelinceye dek) kilisenin bilim adamlarını engizisyon terörü altında tuttuğu iyi bilinmektedir.
Aslında dinsel bağnazlık ya da ideolojik fanatizm günümüzde bile hemen her ülke için kaygı konusudur. Ne var ki, düşünce ve inanç özgürlüğü geleneğini kurmuş açık toplumlarda, ne türden olursa olsun bağnazlığın etki alanı sınırlıdır; kuracağı egemenlik yüzeysel ve geçici olmaktan ileri geçmez. Tehlike hümanist gelenekten yoksun, tartışma ve eleştiriye kapalı tekdüze toplumlar için büyüktür. Hıristiyan fanatizminin Batı dünyasında ortaçağ egemenliğine dönmesi uzak bir olasılık bile değildir. Kaldı ki, Hıristiyanlık kökeninde devlet egemenliğine değil, kişisel inanca dayanan bir dindir. Kilisenin kurumsal egemenliği sonraki bir olaydır; Hıristiyanlığın özüne aykırı bir gelişmedir. Oysa İslamiyet devlet egemenliğini içeren totaliter bir dindir. İslamiyetin egemen olduğu toplumların tarihsel yaşantısı, özellikle son bin yıl içinde, belli kalıplar içinde donuk kalmış, yeni deneyimlere, özgür ve yaratıcı etkinliklere açılma olanağı bulamamıştır. Nitekim günümüzde hiçbir İslam ülkesinin gerçek anlamda bilim, sanat ve siyasal özgürlükleri benimsediği, açık toplum düzenini gerçekleştirdiği söylenemez.
Soru 4: Bilimsel devrim teolojiyi nasıl etkiledi?
Teoloji ile bilim çoğu kez aynı kültür çevresinde bile birbirinden kopuk kalan düşünme biçimleridir. Bugün bile teolojiye bağlı pek çok felsefecinin (örneğin, Mortimer Adler ve Jacques Maritain) bilimin ortaya koyduğu tüm gözlemsel veri ve kanıtları görmezlikten gelerek, teolojinin olgulara ters düşen geleneksel öğretilerini doğru saymakta direndiğini görmekteyiz. Bunun çarpıcı bir örneğini Adler evrim kuramı konusunda vermiştir. Adler insanın evrim sürecinin bir ürünü olduğu savının doğru olamayacağını metafiziksel ilkelere dayanarak ispatlayabileceği görüşündedir. Ancak, Adler tezini temellendirirken biyoloji ve paleontoloji alanlarında birikmiş gözlemsel olgulara gözünü kapamakta, a priori doğru saydığı kimi ilkelere dayanmakla kalmaktadır.
Din ile bilimin bağdaşmazlığı sorununu aydınlatmak için son birkaç yüzyıllık gelişmelere kısaca değinmek gerekir.
Avrupa'da deneysel bilimlerin ortaya çıkışı 16. yüzyılın sonlarında başlar. Daha önce insanların dünyayı anlama çabaları ortaçağ skolastik felsefesi çerçevesinde kalmıştır. Gözlem ve deneye değil, metafiziksel çözümleme yöntemine ağırlık veren teolojik düşünce, bağnazlığın ve kilise egemenliğinin temelini oluşturuyordu. 17. yüzyılda devrimsel atılım içine giren bilim ve matematik alanlarındaki gelişmeler, teolojinin insan düşüncesini hapsettiği dar çemberin kırılmasıyla olanak kazanmıştır. Francis Bacon bu dönüşümün felsefede en etkili öncüsüdür. Bilimin gözlemsel verilere dayalı rasyonel düşünme yöntemi karşısında değişmez dinsel "doğrular" çerçevesinde kalan teoloji, tüm direnmelerine karşın, sarsılmaktan kurtulamaz.
Bilimde sarsıcı ilk atılımlar astronomi ve fizik dallarında kendini gösterir. Kopernik, Kepler ve Galileo astronomideki çalışmalarıyla yeni çağı başlatmışlardı. Galileo modern fiziğin öncüsü, aynı zamanda, deneysel sonuçları matematiksel ilişkilere indirgeme yaklaşımıyla bilimsel yöntemin kurucusudur. Descartes, Pascal, Newton, Huygens, Boyle, Leibniz ve Locke 17. yüzyılda gerçekleşen bilimsel devrimin matematik, fizik ve felsefe alanlarındaki büyük öncüleridir. Bilimde Galileo ile başlayan yeni yaklaşım Newton'a ulaştığında bir tür norm niteliği kazanır: evren hareket halindeki maddesel parçacıklardan oluşan kocaman bir makinedir; fiziksel olgular mekanik yasalara bağlıdır ve ancak o yasalara başvurularak açıklanabilir. Newton Principia Mathematica adlı ünlü yapıtında mekaniğin temel yasaları olarak bilinen evrensel ilişkilerin göksel cisimlerin hareketlerinden yerküredeki en basit hareketlere (örneğin, dalından kopan elmanın yere düşmesi) kadar her türlü fiziksel olgunun açıklamasını verdiğini gösterir. Bu anlayış öylesine benimsenir ki, yüzyılımıza gelinceye dek tüm bilimsel çalışmalarda asal bir örnek olarak gözönünde tutulur. Evrenin mekanik anlayışı bugün de yıkılmış değildir. Kimi yetersizliklerine karşın uygulamadaki başarılı sonuçlar Newton mekaniğini ayakta tutmaktadır. Bilim adamlarının, daha güçlü bir kuramın yokluğu karşısında, mekanik anlayışa bağlı kalma yolundaki tutumlarını normal karşılamak gerekir. Bunun dogmatik bir tutuculukla ilgisi yoktur. Dogmatik tutuculuk geleneksel inanç ve öğretiler için sürekli gerileme, dahası bir yıkım olmuştur. Bilimi daha baştan "maddeci" ve "mekanik" diye suçlayarak dışlamaları teologlara saygınlık kazandırmamıştır.
Soru 5: Kavganın sorumlusu kimdir?
Teologların mekanist düşünceyi hiçbir zaman bağışlamamış olmaları bir bakıma yersiz değildir. Fiziksel bilimlerde zamanla göz yumar göründükleri bu düşüncenin sonunda biyolojiyi de etkisine alması onları bir tür yaşam savaşımına itmiştir. Ancak, mekanist düşüncenin, kimi bilim dallarında sınırlı kalması bağnaz çevrelere yeni bir umut ışığı yakmıştır: mekaniğin yetersiz kaldığı alanlarda, bu arada özellikle biyolojide, bilimi dayanaksız göstermek, yitirilen saygınlığı yeniden elde etmek! Evrim kuramına yöneltilen saldırıyı günümüze değin ayakta tutan direnç bu umutla beslenmektedir.
Teolojinin bilimle kavgası teolojinin kendi tedirginliğinden, güven eksikliğinden kaynaklanmıştır. 18. yüzyıla gelinceye dek bilim adamlarının teolojiye ters düşmekten özenle kaçındıklarını görmekteyiz. Kopernik'in kiliseyi ürkütmemek için kitabının yayımlanmasını öldüğü yıla kadar geciktirdiğine daha önce değinmiştik. Kepler gözlemsel verilere tüm bağlılığına karşın dünya görüşünde ortaçağ etkisini sonuna kadar sürdürmüştür. Daha pervasız davranan Galileo'nun başına gelenleri biliyoruz. Botanik ve zoolojinin öncülerinden Ray, asıl uğraşının bilim değil, teoloji olduğunu açığa vurmaktan hiçbir zaman geri kalmamıştır. Newton ile Boyle'e gelince, ikisinin de bilimin yanı sıra teolojide de araştırmalarını sürdürdükleri bilinmektedir. O kadar ki, Newton'un bir aralık bilimden elini çekip yaşamını tümüyle teolojik çalışmalara vermek istediği açıklanmıştır. Gerçi Kraliyet Bilim Akademisi, toplantılarında, politika gibi dinsel tartışmalara da yer vermiyordu. Ama bu dini dışlamaya değil, amacı belli çalışmaların aksamasını önlemeye yönelik bir önlemdi. O dönemin bilim adamları için bilim ile dinin bağdaşmazlığı söz konusu değildi. Tam tersine, hemen hepsinin gözünde inceledikleri dünyanın düzenli ve anlaşılır yapısı Tanrısal gücün varlığına kuşku götürmez kanıt oluşturuyordu. Ne var ki, bu tutum bile kilisenin tedirginliğini gidermeye yetmemiştir. Nitekim daha sonraki gelişmeler kilisenin endişesinde hiç de haksız olmadığını gösterir.
Soru 6: Kamplaşma nasıl başladı?
18. yüzyıl bilim ile teolojinin giderek birbirinden uzaklaştığı, sonunda birbirine açıktan ters düştüğü dönemdir. Bir yandan bilim
adamlarının mekanist düşünce dışında bir başka yaklaşıma geçerlik tanımamaları, öte yandan dar kafalı teologların bilimsel gelişmelerin etkisinden özenle kaçınmaları bilim ile dini bağdaşmaz iki "düşman" kampa dönüştürür. Yüzyılın sonlarında ortaya çıkan pozitivizm bu gelişmede önemli rol oynayan bir olaydır. Pozitivist düşünceyi yansıtan Kant ve izleyicileri için insan bilgisi olgusal dünyayla sınırlıdır; olayların gerisindeki "gerçeklik" hiçbir zaman bilinemez. Pozitivistlere göre, felsefenin, dolayısıyla bilimin, işlevi edinilen olgusal bilgileri sistematize etmek, bilgiyi insan yaşamının düzeltilmesinde kullanmaktır. Bilim teolojinin, felsefe metafiziğin yanılgısını paylaşmamalı, bilinmezi bilme çabasından kaçınmalıdır. Bilim adamları daha da ileri giderek din adamlarını, ne olduğu bilinmeyen Tanrıyla uğraşmayı bir yana bırakıp kendilerini insanlığın hizmetine vermeye çağırırlar. Pozitivizmin öncüsü Auguste Comte (1798-1857) dinle bilimin işbirliğini teolojinin geleneksel öğretilerinden vazgeçmesi koşuluna bağlıyordu:
Pozitivist felsefe, İnsanlık Sevgisi üzerine kurulan yaklaşımın, Tanrı Sevgisi üzerine kurulan yaklaşımdan ne denli üstün olduğunu açıkça göstermekle amacına ulaşacaktır. Hıristiyanlık insan doğasının duygusal yanı dışında hiçbir gereksinmesine bir doygunluk sağlayamamış, muhayyileyi reddetmiş, akıldan kaçmıştır. Bu nedenledir ki, teoloji sürgit tepki konusu olmuş, bundan böyle de dayanma gücü kalmamıştır.*
Kuşkusuz, kiliseyi arka plana iterek öncülüğü her alanda bilime tanıyan Comte bir hayal peşinde koşmaktaydı. Dinle yoğrulmuş bir kültürde bu denli köktenci bir devrim önerisi gerçekçi olamazdı, herhalde. Özünde İncil ile Aristoteles felsefesini birleştiren ortaçağ skolastisizmi, Kopernik'ten başlayarak bilim karşısında uğradığı tüm yenilgilere karşın genel kültür yaşamındaki etkisini sürdürüyordu. Üstelik, daha önce de değindiğimiz gibi, bilim adamları çoğunluk hiç değilse görünürde dinsel inançlarını korumakta, kiliseye ters düşmekten kaçınmaktaydılar. Kilisenin yaşamdan elini çekmesini isteyen Comte'un, hem dinsel geleneğin insanlar üzerindeki gücünü, hem de yığınların teolojide bulduğu doygunluğu gözden kaçırdığı söylenebilir.
* A. Comte, A General View of Positivism.
Soru 7: Pozitivist yaklaşım gerçekçi miydi?
Ne var ki, 19. yüzyıl boyunca pozitivistlerin beklentilerine uygun gelişmeler giderek etkinlik kazanır. Daha önce küçük bir seçkinler kesimine hitap eden bilim geniş halk kesimlerini de etkisine almaya başlar. Çok geçmeden bilim ile dinin toplum gözündeki saygınlıkları yer değiştirir; bilim hemen her alanda ağırlığını duyurmaya başlar. Bilimsel buluş ve kuramlar küçük bir azınlığın çevresini aşar, halk arasında konuşulan, tartışılan bir konu olur.
19. yüzyıl bilim adamlarının gözünde yalnız fiziksel olgular değil biyolojik ve psikolojik süreçler de ilk koşullarına gidilerek açıklanması gereken olgulardı. Mekanist dünya görüşünün özünde yer alan belirleyicilik (determinism) evrensel bir ilke sayılıyordu. Örneğin, dönemin ünlü bilim adamı Laplace evrende olup biten her şeyin neden-sonuç zincirinde yer aldığı görüşündeydi. Ona göre her olgu kendinden önce gelen olguların sonucu, kendisini izleyen olgunun nedeni olarak gösterilebilirdi. Doğayı anlamak için doğa ötesine, Tanrı'ya gitmeye gerek yoktur. Evrenin herhangi bir andaki durumunu bilen üstün bir zekâ, daha sonraki tüm durumlarını hesaplayarak ortaya koyabilir. Öyle bir zekâ için, "belirlenemeyen hiç bir şey yoktur; geçmiş gibi gelecek de gözleri önünde serili olacaktır."*
Aynı görüşü İngiliz bilim adamı Tyndall da dile getirmiştir. Ona göre yakın bir gelecekte bilim, evrenin oluşumundan günlük davranışlarımıza uzanan her türden olguyu atom hareketlerine indirgeyerek açıklayabilecekti.
19. yüzyılın kuramsal alandaki iyimserliği pratik alanda da kendini gösterir. Gerçekten bilimin ticaret ve endüstri etkinliklerindeki önemi kimsenin gözünden kaçacak gibi değildi. Dinsel "mucizeler" dönemi kapanmış, bilime dayalı teknolojinin göz kamaştıran dönemi başlamıştı artık. Tren, elektrik enerjisi, aydınlatma, telgraf, telefon ve daha birçok icatla birlikte çeşitli kimyasal ürünler yaşam koşullarını hızla değiştirmekte, insanlara yeni etkinlik olanakları sağlamaktaydı. Yığınların bilime karşı güven duygusu o denli artmıştı ki, bilimin çözemeyeceği bir sorunun olabileceği düşünülmüyordu. İnsanların yüzyıllarca dinde aradığı ruhsal doygunluğu, evren ve insana ilişkin tüm çetin sorunların çözümünü çok geçmeden bilimin sağlayacağı inancı doğmuştu.
Yaşamı kolaylaştırma, hastalıkları yok etme, insan ömrünü uzatma yolundaki başarılarının yanı sıra bilimden evrenin gizemlerini aydınlatma, kişisel ve toplumsal bunalımları giderme, kişiye ruhsal erinç sağlama hizmetleri de beklenmekteydi. Bilime "yasamda en gerçek yol gösterici" gözüyle bakılıyordu. Ancak geçen yüzyılın pozitivist dünya görüşünü yansıtan bu beklenti aşırı bir iyimserlikti: bilimin yanlış anlaşılmasından kaynaklanan bir iyimserlik!
* Bakınız, C. Yıldırım, Bilim Felsefesi, s. 140.
Soru 8: Pozitivist iyimserlik neden sürekli olamazdı?
Ne yandan bakılırsa bakılsın, 19. yüzyıl büyük atılımlar yaşayan bir dönemdi; insanlığın sürekli bir ilerleme içine girdiği varsayılıyordu. Bilimin açtığı ışıklı yolda ilerlemeyi engelleyen tüm köhne kurum ve düşünceler bir yana itilecek, yeni bir altın çağ yaşanacaktı. Eskiye yüz çeviren bu dönem, yeniyi arama coşkusunu yaşıyordu. İncil ve kiliseye yöneltilen acımasız eleştiriler Avrupa'da yaygınlık kazanmıştı. Darwin'le bilimsel dayanak kazanan evrim düşüncesi İncil'in "yaratılış" öğretisine açıktan ters düşüyor, Tanrı'nın imgesi ya da yeryüzündeki gölgesi diye nitelenen insanı maymunla akraba sayıyordu. Kilise saldırı ve eleştirileri göğüsleyecek gücü önemli ölçüde yitirmişti: bir yandan bilimin atılımı karşısında gerilerken, öte yandan kökleri ortaçağa uzanan iç çekişme ve öğreti kavgalarıyla cephe birliği sarsılmıştı. Eleştiriler kutsal kitabın tutarsız, biribiriyle çelişen öğretilerini sergileyerek, yüzyıllarca yığınlara ışık tutan, yol gösteren "doğrulardın hiç de güvenilir olmadığı kuşkusunu pekiştiriyordu. Kilisenin işlediği "Tanrısal Düzen" inancı yerini hızla "mekanik yasalar düzeni" inancına bırakma yoluna girmişti. Ancak bu gidiş uzun sürmez; yüzyılın sonlarına doğru yer yer su yüzüne vuran tepkilerle karşılaşır. Tepkilerin oluşması bir bakıma kaçınılmazdı. Felsefe tarihine baktığımızda evrene ilişkin düşüncede Antik Yunan döneminden başlayarak materyalist ve spiritualist görüşlerin bir bitmeyen etki-tepki süreci içinde olduğunu görürüz. Bunun pek çok örneği gösterilebilir. Yunan atomistleri (Democritos, vb.) maddenin yapısına ilişkin son derece ilginç bir kuram oluşturmuşlardı. Demokritos doğada olup biten, var olan her şeyi bölünmez maddesel parçacıkların devinimiyle açıklıyordu. Kolayca benimsenen, yaygınlık kazanan bu görüşe çok geçmeden tepki doğar: Platon felsefesi. Atomcu görüş çekiciliğini yitirir, daha doyurucu gelen "İdealar" kuramı zihinler üzerinde egemenlik kurar. Ama iki kutup arasında sallanan insan düşüncesinin idealizm'de karar kılacağı beklenemezdi elbet. Platoncu görüş Hıristiyanlığın da etkisiyle ortaçağ boyunca egemenliğini sürdürürse de, 16. yüzyılın ikinci yarısında pandül karşıt kutba kaymaya başlar.
Soru 9: Biyolojide mekanik açıklama yeterli değil midir?
Fiziksel olguları maddesel parçacıkların hareketine indirgeyen açıklama Galıleo'yu izleyen iki yüz yıl boyunca öylesine doyurucu bulunur ki, dönemin bilim adamlan tüm biyolojik, ruhsal ve sosyal olguların da aynı şekilde açıklanabileceği inancına kapılmaktan kendilerini alamazlar. Descartes, örneğin, canlı organizmaların karmaşık bir makine olduğu görüşündeydi. Ona göre canlıların duyuş ve davranışları, maddesel hareketler gibi fiziko-kimya süreçlerine indirgenebilirdi. Descartes kasların açılıp çekilme hareketini "hayvan canı" dediği kandan süzülüp beyinde biriken, gerektiğinde sinir tüpleri aracılığıyla kaslara geçen bir güçten söz ediyordu. Ancak biyoloji alanındaki bilgilerin artmasıyla yaşamın salt mekanik bir olay olmadığı inancı güçlenir; geleneksel inanca daha yatkın "vitalist" görüş egemenlik kurar. İnorganik nesne ve süreçlerin mekanist açıklamasına karşı çıkmayan vitalistler organik süreçlerin fiziko-kimya terimlerini aşan bir nitelik taşıdığı görüşündeydiler. Onlara göre canlı organizmayı cansız maddeden ayıran şey, canlıların üreme, kendilerini koruma ve sağaltma güçleriydi. Bu güçten kaynaklanan işlevleri fiziko-kimya yasalarıyla açıklamaya olanak yoktur. "Yaşam gücü" ya da "yaşam ilkesi" denen ve işleyişi istence bağlı olmayan bu güç organik türlerde değişik biçimlerde etkinlik göstermektedir. 18. yüzyılda tanınmış İngiliz anatomi bilgini John Hunter, Alman biyokimyacısı Leibig ve Wohler gibi seçkin araştırmacıların benimsedikleri vitalizm çok geçmeden popüler bir öğreti kimliği kazanır. Wohler memelilerin idrarında bulunan üre bileşiğini laboratuvarda elde etme yöntemini bulmuş olmasına karşın vitalist görüşten vazgeçmez. Oysa bu buluş, canlı maddenin yapay olarak oluşturulamayacağı inaricıyla çelişiyordu. Belki de bu tür buluşların etkisinde "yaşam gücü" kavramı zamanla bilimde etkisini yitirir. Bilim adamlan canlı nesne ve süreçleri o türden bir kavrama başvurmaksızın açıklama yoluna girerler. Vitalizmin katı mekanist anlayışa karşı bir protesto olarak yararlı hizmet gördüğü söylenebilir. 19. yüzyılın ikinci yansına geldiğimizde pek az bilim adamının yaşamı bir fiziko-kimya süreci saydığını, evrene salt mekanik yasalarla işleyen kocaman bir makine gözüyle baktığını görürüz. Bilim artık daha esnek, mekanist görüşün dar kalıplarını aşan çok yönlü bir açılma içine girmiştir. Yüzyılımızda bu eğilim daha belirgindir. Bilim pozitivistlerin sandığı gibi nesnel dünyayı bize olduğu gibi yansıtan, tekdüze bir çalışma değildir, Bilim insan zekâsının doğayla etkileşiminin bir ürünüdür; bilgilerimiz nesnel ve öznel öğelerin yoğrulmasıyla oluşur. Ama çağımıza özgü bu anlayışı vitalizme dönüş saymak yanlıştır. Vitalist görüş temelde bilime ters düşen bir yaklaşım içerir. Nitekim yüzyılımızın başlarında geniş yankı uyandıran vitalist-sezgici Bergson felsefesi, bilimsel görünümüne karşın, özünde bilime karşı bir düşünce dizgesidir. Çağımızda biyoloji Bergson felsefesi çizgisi dışında bir yol izleyerek ilerlemektedir. Aslında, günümüz bilim adamları bir yana, geçen yüzyılın bilim adamları arasında bile evreni düpedüz bir makine sayanların sayısı çok değildi. Onlarda, evreni bir makine saymaktan çok evrenin makineye benzer biçimde işlediği düşüncesi vardı. Lord Kelvin bilimsel bir konuyu ona uygun mekanik bir model kurabildiğinde ancak anladığım söylerken, incelediği fiziksel olguları açıklamada mekanik modelin sağladığı kolaylığı belirtiyordu; yoksa evrenin bir makine olduğu savında değildi.
Öyle bir sav bir bakıma bilimsel araştırmanın belli bir çerçevede tutulması; yeniye, bilinmeyene açılma merak ve coşkusunun yok olması demektir. Oysa bilim hiçbir kuram ya da görüşle sınırlı tutulamaz.
II. BÖLÜM
Bilimde tüm büyük atılımlar insanın hayal gücünden kaynaklanmıştır.
John Dewey
Soru 10: Evrim düşüncesi nasıl doğdu?
İlginçtir, insanoğlu doğada aradığı düzeni önce doğrudan deneyimine giren alanlarda (örneğin, organizmaların yapı ve işlevleri, insanın kendi duyma, düşünme ve istencine ilişkin davranışları, vb.) değil, kendine uzak bir alanda, astronomide bulmuştur. Göksel cisimler üzerinde antik çağda başlayan gözlemler, bu gözlemlere dayalı Ptolemi sistemi ile yeni çağda ortaya konan Kopernik sistemi ve gezegenlerin devinimine ilişkin Kepler yasaları gibi çalışmalar uzağa açılan bilimsel etkinliklerin başlıca örnekleridir. Astronomi ile fizik 17. yüzyılda, kimya 18. yüzyılda, biyoloji 19. yüzyılda, psikoloji ise içinde bulunduğumuz yüzyılda bilimsel kimlik kazanmıştır. Dahası, biyolojinin özünde yer alan evrim düşüncesi bile ilkin astronomide kendini gösterir. Astronomi bize bilimsel yasaların ilk örneklerini vermekle kalmamış, dünyamızın zaman içinde gelişerek oluştuğu görüşünü de getirmiştir.
Aslında insanın kendi varlık kökenini bilme merakı da yeni değildir. Bilimlerin henüz gelişmediği ilk dönemlerde bu yoldaki arayışın teolojiye yol açtığı söylenebilir. Ne var ki teolojinin getirdiği, yığınlar üzerinde bugün bile etkisini sürdüren açıklama masalımsı bir öğreti niteliğindedir. Göksel dinlerin hiçbirinde evrim düşüncesi yer almaz. Her şey gibi insan da Tanrı'nın yaratıcı elinden çıkmıştır.
Tevrat ve ondan kaynaklanan İncil dünyanın altı günde yaratıldığını bildirmektedir. Evrim yüz milyonlarca yıl alan uzun bir süreçtir. Oysa teologlar yaratılışın İ.Ö. 4004 yılında gerçekleştiğini; Adem ile Havva'nın o yıl 23 Ekim günü saat 9'da yaratıldığını hesaplıyordu. Tanrı Cumartesi dinlendiği için yaratma işini Cuma günü tamamlamıştı. Bu masala karşı çıkmak şöyle dursun, yaratılışın altı bin yıl gibi kısa bir süre önce gerçekleştiği savına kuşku gözüyle bakılması bile bağışlanmaz bir suçtu. 19. yüzyıla gelinceye dek çoğu bilim adamları ya dinsel inançları nedeniyle ya da kilisenin şimşeklerini çekmemek için canlı ve cansız tüm varlıkların Tanrısal istençle belli bir düzen öngörülerek yaratıldığı, her canlı türün ilk yaratılıştaki biçim ve niteliklerini olduğu gibi koruduğu inancına bağlı kalmıştır. Örneğin, Kopernik sistemine bilimsel açıklama getiren Newton, gezegenlerin devinimini Tanrı'nın kendi eliyle başlattığını söylemiştir. Gerçi Newton'un çağdaşı Bentley'e yazdığı özel bir mektupta güneş sisteminin belirsiz ilkel bir maddeden gelişmiş olabileceği düşüncesine yer verdiğini biliyoruz; ancak resmi açıklamalarında Newton hiçbir zaman yaratılış öğretisine ters düşen, ya da evrim düşüncesini yansıtan bir düşünceye yer vermemiştir.
Soru 11: Evrim düşüncesi hangi çağın ürünüdür?
Evrim düşüncesi çoğu kez sanıldığının tersine, Darwin'le ortaya çıkmamıştır; kökü eski çağ kültürlerine kadar uzanır. Darwin sahneye çıktığında evrim düşüncesi bir ölçüde de olsa yaygınlık kazanmış, kimi biyologların benimsediği kuramsal bir açıklama niteliği kazanmıştı.
Geriye gittiğimizde, eski Pers ve Mısır mitolojilerinde tanrıların toprak gibi bir ilk maddeden insan biçiminde oluştuğu fikrini bulmaktayız. Hint düşüncesinde ise, mitolojinin felsefeyle kaynaşık olduğu ilk dönemde, canlıların beden ve ruh olarak kaynaklandığı Varlık (Brahma) yaratan değil, transformasyona olanak veren bir güçtü.
Evrimden bilimsel anlamda ilk söz edenler İ.Ö. 6. yüzyılda yaşayan İyonya'lı filozoflar olmuştur. Thales tüm nesnelerin sudan ya da denizden kaynaklandığı savındaydı. Onu izleyen Anaximander'e göre varlıkların hepsi değişik formlar alan bir ilk tözden kaynaklanmıştı. Anaximander'in canlıların kökenine ilişkin görüşü de oldukça çarpıcıdır: İnsan yavrusunun doğuş sırasındaki çaresizliği gözleminden kalkan filozof, atalarımızın başlangıçta balık olduğunu ileri sürer. Açıklaması da oldukça basit: Bir zamanlar denizlerin çekilmesiyle yaşamlarını karada sürdürme zorunda kalan kimi balıklar insana kadar uzanan pek çok hayvan türüne kaynak olmuştur.
Aynı dönemin bir başka filozofu, Heraklitus. daha da ileri giderek canlılar arasında süren bir çatışmadan söz eder. Bu, bir anlamda, Darwin'in yaklaşık 2500 yıl sonra oluşturduğu Doğal Seleksiyon kuramının öncelenişi demektir.
Evrim düşüncesi antik çağın ünlü filozofu Aristoteles'te de kendini açığa vurur. Onun 2000 yıl tartışmasız kabul edilen görüşünde ilginç noktalar bulmaktayız. Bunlardan özellikle dört tanesi önemlidir:
(1) "Scala Naturae" denilen organizmaların basitten daha karmaşık formlara çıkan, sonunda insana ulaşan transformasyonu;
(2) Canlıların en ilkel düzeyde kendiliğinden oluştuğu;
(3) Doğanın ihtiyaca göre organ oluşturduğu;
(4) Evrim ile canlıların sınıflanması arasındaki ilişki.
Evrim düşüncesinin kökenine değinirken Romalı şair-filozof Lucretius'u da anmak gerekir. Bir bakıma Heraklitus'un düşüncelerini genel kültüre yansıtan Lucretius insan yaşamında dil, din ve müzik gibi etkinliklerin bir ayıklanma ya da eleme sürecinden geçerek oluştuğu görüşündeydi. "De Rerum Natura" adlı yapıtında canlıların hızlı koşma, sıkıntıya katlanma, yiyecek bulma, vb. becerileriyle varlıklarını sürdürebildikleri gibi doğal seleksiyonu andıran düşünceler bulmaktayız.
Evrime ilişkin bu düşüncelerin hemen etkinlik kazanması beklenemezdi kuşkusuz. Egemen inanç sistemleri buna olanak vermediği gibi, o tür hipotezleri yoklamaya yönelik bilimsel çalışmalar da yoktu ortada. Evrimin bilimsel açıdan ele alınması 18. yüzyılı bekler.
Soru 12: Evrim düşüncesinin biyolojide öncüleri kimlerdir?
18. yüzyıla bilimsel devrimin kimya ve biyolojide kendini duyurduğu dönem diye bakılabilir. Biyolojide ilk önemli girişimi Fransız doğa bilimcisi Buffon'a (1707 - 1788) borçluyuz. Yaşamını doğa tarihi incelemelerine adayan Buffon canlıların sınıflanmasına ilişkin Aristoteles sistemini düzeltme ve geliştirme amacındaydı. İlgilendiği konuların başında evrim geliyordu. Fosil ve diğer kalıntılara dayanarak canlı ve cansız dünyada hemen her şeyin evrim sürecinde oluştuğu görüşündeydi. Tahmin edileceği gibi bu görüşün dile getirilmesiyle kilise ayağa kalkar; Buffon sonunda, "Dünyanın oluşumuna ilişkin söylediğim her şeyi, özellikle kutsal kitapta yazılanlara ters düsen sözlerimi, geri alıyorum," demek zorunda kalır.
Ancak evrimin başka çevrelerde de ilgi konusu olduğunu görüyoruz. Condorcet, Lord Monboddo, Cuvier gibi düşünürlerin, insanın ilkel yaşamdan ileri uygarlık düzeyine geçiş sürecini bir ilerleme olarak işlemeleri evrim düşüncesinin yaygınlık kazanmasını kolaylaştıran bir gelişmedir. İnsanın sosyal ve kültürel yaşamında ilerleme varsa, biyolojik yaşamında niçin olmasın? Evrim kilisenin tutumuna karşın çağın ilgi odaklarından biridir, artık!
Ünlü İsveç botanikçisi Linnaeus (1707 - 1778)'un modern sınıflama yönteminin temelini oluşturan çalışması biyolojide evrim düşüncesine güç kazandıran başka bir çalışmadır. Buffon ile Linnaeus, belki de kilisenin baskısı nedeniyle, evrimin yalnızca tür içinde olabileceği, dolayısıyla bir türün başka bir türe dönüşemeyeceği görüşünde birleşmişlerdi. 19. yüzyıla gelindiğinde dinsel bağnazlık eski etkisini büyük ölçüde yitirmiş ya da yitirmeye yüz tutmuştur. Darwin'in dedesi Erasmus Darwin (1731 - 1802) de Buffon gibi canlıların yaşam dönemlerinde uğradıkları değişikliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği görüşündeydi. Bu düşünceyi daha belirgenleştiren Fransız doğa bilgini Lamarck (1744 - 1829) evrim konusunda kapsamlı ve tutarlı ilk kuramı oluşturan kişidir.
Soru 13: Lamarck kuramı nedir?
Lamarck'ın evrim kuramını ana çizgileriyle şöyle belirtebiliriz:
(1) Uzun çağlar alan evrim sürecinde karmaşık organizmalar basit canlılardan türemiştir.
(2) Evrim sürecinde canlılar yaşam çevreleriyle uyum kurmuş, değişen çevre koşullarına göre yeni biçimler almışlardır. Aynı türden değişik formların ortaya çıkmasına olanak vardır; türler sanıldığının tersine sabit değildir.
(3) Türlerin evcilleştirme ve yapay üretme yoluyla kısa zamanda yapısal değişim geçirmesi olanaklıdır. Bunun sayısız örneklerini çiftliklerdeki başarılı ıslah çalışmalarında görmekteyiz.
(4) Evrim sürecinin devamı için karmaşık organizmalara dönüşen basit canlıların yerini yeni basit canlıların doldurması gerekir. Lamarck bu yenilemenin sürekli spontane üremeyle sağlandığı görüşündeydi.
(5) Böyle bir evrim sürecinin kaçınılmaz sonucu canlı dünyanın en basitten en karmaşık organizmalara ulaşan bir gelişmeler dizisi oluşturmasıdır. Bunun böyle olmadığını farkeden Lamarck dizideki boşluklarla düzensizliği, canlıların değişen çevre koşullarına ayak uydurma çabalarıyla açıklama yoluna gider.
(6) Bireylerin kendi yaşamlarında edindikleri avantajlı özelliklerin kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçtiği tezi. Kuramına işlerlik kazandırması bakımından bu tezi özellikle işleyen Lamarck, kalıtımda kullanışın (ya da kullanışsızlığın) etkisini vurgulamıştır. Örneğin, sürünme alışkanlığına kendini bırakan yılanın yürüme organlarını yitirmesi, ya da yüksek ağaç dallarına uzanarak beslenen zürafaların sonunda uzun boyunlu olması.
Buffon kalıtsal değişmeleri çevresel koşullardaki değişikliklerle açıklıyordu. Çevresel modifikasyonların kalıtsallığını kabul eden Lamarck ise özellikle kullanış ya da kullanışsızlık etkisini önemsiyordu.
Lamarck kuramı bilim çevrelerinde baştan beri doyurucu bulunmamıştır. Kurama yöneltilen eleştiriler nelerdir?
Soru 14: Lamarck kuramı niçin yeterli görülmemiştir?
Lamarck organizmanın yaşam döneminde edindiği özelliklerin ya da uğradığı modifikasyonların (bunlara çevresel koşullardaki değişiklikler yol açabileceği gibi kullanış ya da kullanışsızlık da neden olabilir,) kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçtiği; uzun süre alan bir birikimle evrimsel değişikliğe dönüştüğü görüşündedir. (Buffon evrimi çevre koşullarındaki değişiklikle, Lamarck ise organizmanın duyduğu ihtiyaca göre organların kullanılışı veya kullanışsızlığıyla açıklıyordu. Lamarck'a göre, değişen çevre koşullarına uyum sağlama çabasında yararlı olmayan organlar kullanılmadığı için giderek körelir; yararlı olan organlar kullanıldığı için gelişme olanağı bulur. Dahası, olağanüstü durumlarda ihtiyaca göre oluşan yeni organlar sonraki kuşaklardaki birikimle yeni form ve türlerin oluşmasına yol açar.)
İlk bakışta akla yakın gelen Lamarck kuramının bilim çevrelerinde ilgi bulmamasının başlıca nedenlerinden biri kuramın olgusal içerikten yoksun olması, gereğince kanıtlanmamasıdır. Hatta yakından bakıldığında kuramın birtakım gözlemsel olgulara ters düştüğü bile söylenebilir. Bu olgulardan birkaçına değinelim. Örnek olarak, sosyal böceklerden işçi karınca ve işçi arıları alalım. Bunlar üreme bakımından kısırdır; döl vermedikleri için yaşam dönemlerinde edindikleri özellikleri ya da uğradıkları modifikasyonları yeni kuşaklara geçirmelerine olanak yoktur. Oysa, bu işçilerin çevreye ve yaşam biçimlerine uyumları son derece ileri bir düzeydedir.
Kuramı yanlışlayan ikinci örnek daha ileri düzeydeki böceklere ilişkindir. Bunlar kısa süren tırtılımsı bir yaşam döneminden sonra yetkin kanatlı biçimleriyle ortaya çıkarlar; sonra bir daha ne büyürler ne de tüylerini dökerler. Üstelik, bunların yapıları ve çoğunluk hayret verici uyumları katı boynuzumsu maddeden oluşan dış iskeletle belirlenmiştir; öyle ki, çevresel etkenler altında ya da egzersizle herhangi bir modifikasyona uğramaz. Krizalit döneminden sonra herhangi bir modifikasyon olmadığına göre sonraki kuşaklarda evrime dönüşecek bir birikim de söz konusu olamaz elbet.
Buna benzer bir başka örnek insanları da içine alan omurgalılara ilişkindir. Yaşamımızda dişlerimizin uğradığı tek modifikasyon yıpranmaları, çürüyüp dökülmeleridir. O halde, işleviyle tam bir uyum içinde olan diş yapımızın, Lamarck'ın anladığı türden bir kalıtıma dayanmış olmasına olanak yoktur. Son bir örnek, "Drosophila" denen meyve sineği üzerinde yapılan bir incelemeye ilişkindir.*Kullanılması 69 kuşak boyunca önlenen gözlerin ne yapısında ne de sineğin fototropik duyarlığında bir değişiklik gözlenmiştir.
Bu türlü belirlemeler de göstermektedir ki, Lamarck kuramı olgusal dayanaktan yoksundur. Kalıtsal olarak biriken modifikasyonlar olmadığı halde son derece karmaşık uyumluluklar kurulabilmekte; tersine, kuşaklar boyunca kullanılmayan organlar yapı ve işlevlerini korumaktadır. Bu sonuçlar göz önüne alındığında, Lamarck kuramının neyi açıkladığı ya da ne işe yaradığı sorulabilir!
* Payne, 1911
Soru 15: Evrim kuramı nedir?
Evrim düşüncesini değil ama geçerliliğini bugün de sürdüren evrim kuramını Charles Darwin (1809 - 1882)'e borçluyuz*. Fizik ve astronomide Galileo ile Newton'un yeri ne ise Darwin'in biyolojideki konumu odur. Kısaca demek gerekirse, Darwin'in evrim kuramı birbirini tamamlayan iki öğe içermektedir: (1) Canlı dünyada değişik biçim ve türlerin ortak bir kökten kaynaklanarak geliştiği; (2) Canlılar arasında "yaşam savaşımı" ve "en uyumlunun ayıklanmaktan kurtulması" diye dile getirilen evrimin gerçekleşme düzeneği. Ayrıntılı açıklamayı ileriki bölümlere bırakarak, şimdi genel bir belirlemeyle yetineceğiz.
Darwin canlıların ortak bir kökten kaynaklandığı savını ilk ortaya atan kişi olmamakla birlikte, bu savı doğrulayan çok sayıda değişik gözlemsel kanıt ortaya koymuştur. Böylece söz konusu sav salt bir tahmin ya da hipotez olmaktan çıkmış, bilimsel bir önerme niteliği kazanmıştır. İkinci noktaya gelince, evrim sürecinin düzeneğini oluşturan "doğal seleksiyon" ilkesi Darwin'in asıl önemli katkısı olarak bilinir. Doğal seleksiyonun anlamı nedir, nasıl işlemektedir?
Tüm gözlemler canlıların (bitkiler ve hayvanlar) doğanın besleyemeyeceği sayı ve hızda çoğaldığını göstermektedir. Öyle ki, her kuşakta bireylerin pek çoğu erginlik çağına ulaşmadan yok olmaktan kurtulamaz. Bir türdeki bireylerden hangilerinin yaşamı sürdüreceği, hangilerinin yok olup gideceği nasıl belirlenmektedir? Canlılar dünyasında bir eleme düzeneği işlemektedir. Bu elemede rastlantı ya da şansın rolü yok değildir. Ama asıl neden bireysel farklar (kalıtsal varyasyonlar) ve bu farkların çevresel koşullara uyum sağlamadaki rolüdür, denebilir. Canlılar aynı türden de olsalar birbirlerinden çeşitli yönlerden farklılıklar gösterir. Hatta aynı ana -babadan olan kardeşler arasında bile gözlenebilir farklar vardır. Belli bir çevrede aynı türden olan ama özelliklerinde az ya da çok farklar gösteren bireyler sınırlı olanaklar için yarışmak, yaşam savaşımı vermek zorundadırlar. Bu savaşımda çevre koşullarına uyum kurma (adaptasyon) bakımından özellikleri daha elverişli olanların üstünlük sağlaması, diğerlerinin yenik düşüp elenmesi kaçınılmazdır. Sözgelimi, görecel olarak daha hızlı koşan tavşan ve geyiklerin düşmandan kurtulma, daha çevik kedilerin avlarını yakalama, aslan ve kaplanlardan daha güçlü olanların çiftleşip döl verme, boynu daha uzun zürafaların beslenme olanakları daha fazladır kuşkusuz. Milyonlarca yıllık süreler düşünüldüğünde yaşam savaşımı veren birey veya toplulukların özelliklerindeki farkların nasıl yeni ya da daha gelişmiş türlere yol açtığı kolayca anlaşılır. Darwin canlıların kalıtsal olan özellikleri arasındaki farkları işleyen doğal seleksiyon düzeneğinin amipten insana uzanan evrim sürecini yeterince açıkladığı inancındaydı. Ne var ki, doğal seleksiyon kimi yönleriyle ne ilk ortaya atıldığında ne de bugün tartışma konusu olmaktan kurtulamamıştır. Teologlar bir yana, kimi biyologların da evrimi açıklamada bu düzeneği yeterince doyurucu bulmadıklarını biliyoruz.
* Darwin 1842'de bir taslağını hazırladığı kuramı üzerindeki çalışmasını 1858'de A.R. Wallace'ın incelemek üzere gönderdiği kısa bir yazı eline geçinceye dek sürdürür. Kuramının bu genç doğa araştırmacısınca da oluşturulduğunu hayretle görür. Wallace'ın çalışması Darwin'in bir bildirisiyle birlikte aynı yıl Linnean Kurumunda okunur.
Soru 16: Darwin kimdir?
Darwin, evrim düşüncesine bilimsel temel kazandıran doğa bilginidir. Entelektüel bir aile geleneği ile büyüyen Darwin, üç yıl tıp öğrenimi gördükten sonra ilahiyat öğrenimi için Cambridge Üniversitesine girer. Ama onu asıl ilgilendiren şey böcek koleksiyonudur. Bu merak ona beş yıl süren bir bilimsel geziye katılma olanağı sağlar. İngiliz Kraliyet gemisi Beagle'le sürdürülen bu gezinin misyonu Patagonya, Tierra del Fuego'nun yanı sıra Şili, Peru ve Pasifikteki bazı adaların haritasını çıkarmak, Güney Amerika, Avustralya, Yeni Zelanda ve Tasmanya kıyılarını kapsayan dünya çevresinde bir dizi kronometrik ölçmelerde bulunmaktı. Darwin geziye doğa bilimcisi kimliğiyle katılmıştır. 1831'de denize açılan gemi 1836'da İngiltere'ye döner. Yüklü inceleme notlarıyla gemiden inen Darwin'in dönüşü yakınlarının dışında kimseyi ilgilendiren bir olay değildi, o zaman. Ancak aradan 23 yıl geçtikten sonra bu gezinin bilimsel önemi, insan düşüncesinde yol açtığı büyük devrim ortaya çıkacaktı.
Gezi boyunca Darwin'i bir gözlemci olarak en çok türler arasındaki ilişkiler, canlıların değişen çevre koşullarına uyum sağlamada gösterdikleri olağanüstü beceri, birbiriyle sıkı yakınlığı olan hayvan topluluklarının güneye doğru kaydıkça yerleşim bakımından nasıl sıralandıkları ilgilendirmişti. Çevrenin topluluklar üzerindeki etkisi gözden kaçmayacak kadar belirgindi. Darwin'den önce Lamarck'ın önemle üzerinde durduğu bu gözlem onun kuramının özünü oluşturmuştu. Türlerin kökenini değişen çevre etkisinde organların kullanılış ya da kullanışsızlık biçimine bağlayan Lamarck kuramının olgusal kanıttan yoksun kaldığına daha önce değinmiştik. Darwin, dedesi Erasmus Darwin'in evrim düşüncelerinin yanı sıra Lamarck'ın çalışmasını da yakından biliyordu. Ancak Darwin'in gözünde bu çalışmaların hiçbiri türler arasındaki farkları açıklayacak yeterlikte değildi. Gezi notlarına belli bir düzen vermeye koyulduğunda özellikle türlerin değişimine ilişkin gözlemlerini dikkat çekici bulmuştu. Ancak henüz belirsiz kimi hipotezler dışında elinde "kuram" diyebileceğimiz belli bir açıklama yoktu. Geziden dönüşünün ilk iki yılı Darwin için bir tür bocalama dönemi olmuştur. Bu sırada eline bir raslantı olarak geçen bir kitap, Thomas Malthus'un Nüfus Üzerine İnceleme adlı yapıtı, arayışı içinde olduğu açıklamanın ipucunu ona sağlar. Bir rahip olan Malthus amatör bir ekonomist olarak da çalışıyordu. Kitabında, nüfus büyüklüğüyle sağlanan yiyecek miktarı arasındaki ilişkiyi ele almış, nüfus artış hızının yiyecek üretimini sürekli aşma eğilimi gösterdiği savını vurgulamıştı.*Malthus, savaş, kıtlık ve salgın hastalıkların nüfusta hızlı büyümeyi bir ölçüde sınırladığı, yoksa sonucun tüm dünya için kaçınılmaz bir yıkım getireceği görüşündeydi. 19. yüzyılın ilk yansı İngilteresi'nde nüfus gerçekten öylesine büyük bir artış hızı içindeydi ki, beslenme sorunu kaygı verici bir ağırlık kazanmıştı. Malthus'a göre nüfus artışının o günkü hızda devam etmesi halinde insanların bulunan yiyeceği paylaşma savaşımı azgın boyutlara ulaşacak, güçlüler karşısında güçsüzler çok geçmeden yok olup gidecekti.
Darwin, Malthus'un çizdiği bu karamsar tabloda canlılar dünyasına özgü evrimsel değişimin motor gücünü yakalar. Pasteur, "Bilimde mutlu raslantı ona hazır kafa için vardır," demişti. Malthus'un insanlık için pek iç açıcı olmayan öndeyisinin, Darwin'in kafasında nasıl bir şimşek çaktırdığını kestirmek güç değildir. Darwin'in mutlu saydığı bu etkiyi dile getirişini birlikte okuyalım:
Malthus'un nüfusa ilişkin denemesini vakit doldurmak için okuyordum. Uzun süren yoğun gözlemlerimle her yerde tanık olduğum canlılar arasındaki "yaşam savaşımı" olayının anlamını kavramaya hazırdım. Hemen gördüm ki, çetin çevresel koşullar altında canlıya avantaj sağlayan özellikler korunur, sağlamayan özellikler zamanla yok olur. Bu süreçte yeni türlerin oluşması kaçınılmazdır. Artık elimde çalışmalarıma ışık tutan bir kuram vardı!
* Malthus'un sözünü ettiği fark literatürde genellikle yiyecek üretiminin aritmetik diziyle, nüfusun geometrik diziyle büyüdüğü biçiminde belirtilir.
Soru 17: Türlerin Kökeni nasıl yazıldı?
Darwin gibi doğal tarih meraklısı bir başka araştırmacı da, gene bir raslantı olarak Malthus'u okumuş, aynı sonuca ulaşmıştı. Darwin, 1858'de Malaya'dan incelemesi için kendisine postalanan bir yazı eline geçinceye dek Alfred Russell Wallace (1823 - 1913) adlı kişiden habersizdi. Wallace'ın yazısı, Darwin'in Malthus'tan esinlenerek oluşturduğu kuramı ana çizgileriyle içeren bir özetti. Darwin'in bu durumda uğradığı ruhsal sarsıntıyı kestirmek güç değildir. Ne var ki, onun bir bilim adamından beklenen dürüst davranış örneğini verdiğini biliyoruz. Darwin, Wallace'ın isteği doğrultusunda yazıyı okuduktan sonra dönemin ünlü jeoloji bilgini Sir Charles Lyell'e bir açıklamayla birlikte gönderir. Darwin açıklamasında kendisinin de uzun bir dönemi kapsayan çalışmalarında aynı sonuca ulaştığını, bu konuda hazırladığı kitabının yakında yayımlanacağını bildiriyordu. Durum gerçekten Darwin için iç açıcı değildi. Lyell ile Darwin sonunda hakça bir çözüm buldular: Wallace'ın yazısı ile Darwin'in sözünü ettiği kitabının bir özeti Linnean Kurumu'nda birlikte okunacak, sonra Kurumun dergisinde yayımlanacaktı. Derginin Eylül 1858 sayısında çıkan bu iki yazı, ne yazık ki, beklenenin tersine, yankı uyandırmaz. Yalnızca bir eleştiri göze çarpar; onda da, "yazılarda yeni olan her şeyin yanlış, doğru olan her şeyin de zaten bilindiği," küçümsemesi vardı.
Ancak cesaret kinci bu durum Darwin'i pek etkilemez: Lyell ile tanınmış botanikçi Hooker'in teşvikiyle hazırlamakta olduğu kitabını bir an önce bitirmeye koyulur. Türlerin Kökeni adlı ünlü yapıt Kasım 1859'da yayımlanır. İlk baskı kitabın satışa çıktığı gün kapışılır; ikinci baskı da birkaç gün içinde tükenir. Yeni baskılar birbirini izlemekle kalmaz, kitabın çok geçmeden Avrupa dillerinde, bu arada Japonca'da, çevirileri yayımlanır. Bu o dönemde pek az kitap için söylenebilecek bir başarıdır. Türlerin Kökeni, kısa sürede yarattığı sarsıcı etki bakımından Rousseau'nun Sosyal Kontrat, Marx'ın Sermaye, Thomas Paine'in İnsan Hakları gibi devrimsel etki yaratan kitaplarla boy ölçüşebileceğini gösterir. Bu kitapla bilim tarihinde yeni bir dönem başlamıştır.
Soru 18: Darwin devrimi nasıl algılandı?
Türlerin Kökeni'nde Darwin türlerin oluşumunu bireyler arasındaki varyasyonları kullanan doğal seleksiyona bağlamıştı. 1871' de yayımlanan İnsan Soyu'nda ise Darwin ikinci bir tezle ortaya çıkıyordu: İnsan bir hayvandır; tüm diğer hayvanlar gibi evrim sürecinin ürünüdür.
Kutsal kitapların bilinen öğretileriyle açıktan açığa çelişen bu tez yalnız bağnaz din çevrelerini değil, insanda Tanrısal imge olduğu düşüncesine koşullanmış pek çok kimseyi, bu arada kimi bilim adamlarım, öfkeyle ayağa kaldırır. Ortalığı yatıştırma gereğini duyan Wallace Darwin'in imdadına koşmaktan kendini alamaz:
Darwin'in evrim kuramı, en aşırı mantıksal sonucuna götürülse bile, insanın spiritüel doğasına ilişkin inarîca ters düşmek şöyle dursun, o inancı destekler niteliktedir.
Ne var ki, Wallace'ın pek inandırıcı olmayan bu yorumu etkisiz kalır, özellikle kilisenin içine düştüğü tedirginlik giderilemez. Bu tedirginlik nedensiz değildir: evrim kuramı entelektüel kesimde olduğu kadar halk kitleleri arasında da destek bulur. Darwin kendisinden 300 yıl önce gelen Kopernik gibi insan düşüncesinde köklü bir devrim başlatmıştır. Kopernik arzın güneş çevresinde dönen bir gezegen olduğunu söyleyerek; Darwin canlıların, bu arada insanın, uzun evrim sürecinde oluştuğuna doyurucu kanıtlar getirerek, evrende arza ve insana özel konum veren geleneksel düşünceyi yıkıyordu. Gerçi Galileo'dan sonra giderek saygınlığını yitiren kilisenin bu gelişmeyi önleyecek ya da etkisiz kılacak gücü kalmamıştı; ama Tanrı'ya doğrudan bir saldırı saydığı Darwin kuramını içine sindirmesi de beklenemezdi, elbet. Teoloji, canlılar dünyasına ilişkin bilimsel gelişmelere çok daha duyarlıdır: Fizik dünyanın mekanik açıklamasına zamanla alışılmıştı; ancak canlıların oluşumunda Tanrı'nın dışlanması göz yumulacak bir saygısızlık değildi. Gerçekten, Darwin türlerin evrimini, Newton'dan kaynaklanan ve 19. yüzyıl bilim dünyasında egemenlik kuran mekanist görüşle açıklamaktaydı. T.H. Huxley'in, bilim çevrelerinde Türlerin Kökeni'ne gösterilen ilgiden söz ederken çağdaşı pek çok bilim adamının duygularını dile getirdiği söylenebilir:
Biz, doğrudan olgularla yüz yüze getirilerek geçerliği yoklanabilecek açık ve kesin bir açıklama arayışı içindeydik. Türlerin Kökeni aradığımız hipotezi bize sağlamıştı. Yaratılışçı öğretiyi kabul etmiyorduk ama yerine koyacağımız ne vardı elimizde?
Soru 19: Ünlü "Oxford Tartışması" nasıl geçti?
Darwin kuramı üzerinde bilim adamları arasında başlayan tartışma çok geçmeden genişler, halk kesimlerine inen kırıcı çekişmeye dönüşür. Bilim dünyasında çoğunluk açık ve doyurucu bulunan doğal seleksiyon düşüncesine bağnaz çevrelerin tepkisi gecikmez. 1860'ta yer alan ve "Oxford Toplantısı" diye ün kazanan ilginç çekişme aradan yüz yılı aşkın bir zaman geçmesine karşın unutulmamıştır. Taraflar çatışmaya hazırlıklı gelmişlerdi. Kilise yüzyılların deneyim ve bilenmiş argümanlarıyla ortaya çıkıyordu. Hedefi Darwin'ciliği vurmak, kutsal kitabın yanılmazlığı dogmasını kurtarmaktı. Düelloyu, etkili konuşma gücüyle tanınan Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce üstlenmişti. Olayın öyküsünü Huxley'in Yaşamı ve Mektupları adlı biyografiden dinleyelim:
Daha toplantı salonunun kapıları açılmadan Oxford, Piskoposun Darwin'i ezeceği söylentisiyle çalkanmıştı. Wilberforce'u tartışmaya, Darwin'e kişisel kin besleyen Profesör Owen hazırlamıştı. Karşısında Darwin'in "çoban köpeği" diye bilinen T.H. Huxley vardı. Aslında Huxley'in niyeti dinleyici olarak kalmak, tartışmaya katılmamaktı. Tartışmanın çok geçmeden demagojiye dönüşüp soysuzlaşacağı endişesini taşıyordu. Öyle bir kalabalıkta akıl değil, duygular ağır basacak, dolayısıyla bilimsel bir tartışmaya olanak olmayacaktı. Hatta arkadaşlarının ısrarı olmasa, toplantıya katılmayı bile istemiyordu. Toplantıya gelenler öylesine kalabalıktı ki, Oxford Müzesinde aynlan salon yetersiz görülerek Kütüphanenin Batı Odası diye bilinen daha geniş bir salona geçilir. Konuşmacılar daha gelmeden salon tıka basa dolmuş, nefes alınacak yer kalmamıştı. Salonun batı kesiminde pencerelere kadar doluşan bayanlar yer almış, bir yandan yelpazeleriyle serinlerken bir yandan da el kol işaretleriyle piskoposu coşkuyla selamlıyorlardı. Piskoposun hazır kuvveti kilise takımı da salonun tam ortasında yer almıştı. Salonun kuzey kesimine ise, öğrenciler yığılmıştı; azınlıkta olmakla birlikte onlar da Darwin için seslerini yükseltmeye hazırdılar.
Wilberforce konuşmak için yerinden doğrulmaya başlayınca salonda gerginlik artar, tüm gözler ona çevrilir. Piskopos yarım saat boyunca parlak ama içeriksiz bir retorik örneği sergiler; dinleyicileri düşünmeye değil duygulanmaya iten, gerçekleri çarpıtan bir dil kullanır. Ağır başlı bir din adamı görünümünde, evrim düşüncesinin anlamsızlığını vurgular; türlerin başlangıçtaki yaratılış biçimleriyle kaldığı, Tanrısal düzenin değişmeyeceği temasını işler. Dinsel törenlerde her zaman ustaca başvurduğu yöntemle konuşmasının etkisini yükseltmek, karşı tarafa ölüm darbesini vurmak için Huxley'e döner, alaycı bir gülümsemeyle şu soruyu yöneltmekten kendini alamaz: "Şimdi öğrenmek istiyorum, sizin maymunla akrabalığınız anne tarafından mı, yoksa baba tarafından mı?" Konuşmak niyetinde olmayan Huxley artık sessiz kalamazdı, Piskoposa ağzının payını vermek fırsatı doğmuştu. Yavaşça yerinden doğrulur, sakin, kararlı bir ifadeyle, "Maymunla şu ya da bu yoldan akraba olmayı düşürücü bulmuyorum. Beni asıl utandıran şey, söz söyleme ustalığıyla gerçeği saptıran biriyle şu anda karşı karşıya kalmış olmamdır."
Huxley'in bu kısa yanıtı salonun havasını bir anda değiştirir. İtiş kakış ve bağrışmalar arasında hanımlardan biri bayılır. Öğrencilerin ısrarlı isteği üzerine dönemin tanınmış botanik bilgini Hooker kürsüye çağrılır. Hooker konuşmasında Piskopos'un bilimsel verileri hiçe saydığını, bilmediği bir konuda uzmanlık tasladığını, Türlerin Kökeni'ni okumadığı halde kulaktan dolma sözlerle karaladığını belirtir. Piskopos kendini savunamaz duruma düşmüştür; kurtuluşu çevresiyle birlikte toplantıyı hemen terketmekte bulur.
Bu olay aynı dili kullanmayan din ile bilimin bir araya gelip tartışamayacağını göstermekle düşünce tarihinde önemli bir yer tutar.
Soru 20: Bağdaşmaz iki dünya mı?
Darwin'in yaptığı neydi? Bağnaz çevrelerin tedirginliği büyük ölçüde bu soruyu doğru yanıtlamamaktan kaynaklanıyordu. Darwin türlerin evrimine ilişkin bir kuram ortaya koymuş, toplayabildiği gözlem verileriyle kuramını kanıtlamaya çalışmıştı. Bir hipotez niteliğinde olan bu kuram canlılara ve türlerin gelişimine ilişkin bilinen olguları açıklamaya yönelikti. Darwin'in kendisi kuramına bu gözle bakmış olmalı ki, daha doyurucu bir kuramın ortaya çıkması halinde ondan vazgeçebileceğini belirtmekten geri kalmamıştı. Günlüğünden şunları okuyoruz:
Bana ne denli çekici gelirse gelsin, olguların ters düştüğü herhangi bir hipotezimden (ki her konuda hipotez oluşturmaktan kendimi hiçbir zaman alamam) vazgeçebilmem için kafamı saplantılardan uzak tutma çabasından hiçbir zaman kaçınmadım.
Ne var ki, Darwin'in değindiği saplantısız ya da özgürce düşünme çabasının o ilim adamları arasında bile yaygın olduğu kolayca söylenemez. Nitekim Darwin daha yaşarken kimi çevrelerin, bu arada bazı bilim adamlarının, evrim kuramına kuşku götürmez bir öğreti gözüyle baktıklarına tanık olmuştur. İki uçta da bağnazlığın egemen olduğu öyle bir ortamda din ile bilimin, uzlaşması şöyle dursun, tartışmasına bile olanak yoktu. Din taşlaşmış teolojik dogmalarından, hiç değilse canlı dünya ve özellikle insan söz konusu olduğunda, en küçük bir ödün vermeyi veya yumuşamayı göze alamamakta; bilim ise mekanist dünya görüşünün büyüsünde hiçbir alanda ne Tanrı'ya ne de ruhsal bir güce yer veriyordu. Öyle ki, Wilberforce ile Huxley toplantı salonunu terk ettiklerinde, birbirine tümüyle yabancılaşan iki bireyi değil, birbiriyle bağdaşmaz iki ayrı dünyayı simgeliyorlardı.
Darwin istemeyerek günümüze de uzanan bir bunalıma, kültürde onarılması güç bir çatlaklığa yol açmıştı.
Soru 21: Darwin yeterince anlaşılmış mıdır?
Tüm devrimsel etkisine karşın Darwin yeterince anlaşılmayan bilim adamlarından biridir. Pek çok kimsenin gözünde onun düşünce tarihindeki yeri kuşkuludur. Kimisine göre zekâsı ortalama düzeyde, kavrayış gücü zayıf olan Darwin başarısını, doğru zamanda, doğru yerde dünyaya gelmiş olmasına borçludur. Kimisine göre ise başarısının gerisinde yalnızca sabır ve yılmayan istenç gücü vardı. Biyografisini yazanlardan biri onu "entelektüel olarak sınırlı, kültüre karşı duyarsız" diye nitelerken, bir diğeri, "olguları toplama gücünü yüksek, düşünceleri birleştirme yeteneğini zayıf" bulduğu Darwin'in "büyük düşünürler arasında yeri yoktur," der. Bağnazların gözünde ise Darwin bilim adamı değil, bir şarlatan, bir göz boyacıdır. Bunlara bilim tarihini okumaları gerektiğini anlatamazsınız. Sıradan kişilerin Darwin ve evrim konusunda ya hiç ya da pek az şey bilmeleri doğal sayılabilir, belki. Ama aydın geçinenler arasında bile çoğunluğun yüzeysel bilgiyle yetinmesine ne diyeceğiz?
Darwin'i yakından inceleyen, gerçekten tanıyan bilim tarihçilerinin yanı sıra onu anlama çabası gösteren aydınların da yadsıyamayacakları gerçek şu: Darwin üstün yeteneklerle donatılmış, geniş görüşlü, derin kavrayış gücüyle ayrıntıları gözden kaçırmayan sabırlı bir araştırmacı, özgün ve kapsamlı kuram oluşturma dehasıyla sayılı bilim adamlarından biridir. Otobiyografisinin son cümlesi onun aynı zamanda ne denli alçakgönüllü olduğunu göstermektedir:
Sahip olduğum mütevazı yeteneklerim göz önüne alındığında, birtakım önemli noktalarda bilim adamlarını bu denli etkileyebilmiş olmam gerçekten bir sürprizdir, benim için.
Charles Darwin, 1882'de 73 yaşında Öldüğünde, uygar dünyayı kuramının bir tür yer sarsıntısı içinde bırakmıştı. Doğadaki konumumuza ilişkin düşüncemiz üzerindeki etkisi bugün bile yeterince değerlendirilmiş değildir. Türlerin Kökeni yayımlanmasından bu yana 130 yıl geçmiş olmasına karşın ilk canlılığını sürdürmekte, değişik çevrelerde tartışılmaktadır.
Evrim kuramını anlamak, bu kuramın çok yönlü etkilerini değerlendirmek Darwin'in büyük başarısını anlamak demektir.
III. BÖLÜM
Bilim görünürde olmayan bir düzeni arayıştır.
L.S. Stebbing
Soru 22: "Yaşam Savaşımı" nasıl yorumlandı?
19. yüzyılın ikinci yarısı, deyiş yerindeyse, Darwin'in bir bakıma putlaştırıldığı dönemdir. Türlerin Kökeni, İncil gibi, istenilen anlamda yoruma açık yarı kutsal bir kitaba dönüşür. Almanya'da, doğal seleksiyon ilkesi Prusyalı Junkerlerin üstün ulusların oluşması için zayıfların yok edilmesi gerektiği inancına aranılan "bilimsel" desteği sağlar. Prusya'da Darwin'i izleyen Treitschke ile Bernhardi savaşı yüceltmeye yönelik yoğun bir çaba içine girerler. Darwin'in kendi ülkesi İngiltere'de doğal seleksiyona dayanan evrim düşüncesi, ticaret ve sanayide acımasız rekabetin, emek sömürüsü ile sömürgeciliğin gerekçesi olur. O dönemde sosyalist entelektüellerin yorumu daha insancıldı; onlara göre Darwin'in gözlemleri arasında, canlıların çetin doğal koşullara dayanma ve çevreyle uyum kurmada bireyler arası dayanışma ve işbirliği savaşım kadar yer tutan bir olaydır. Öyleyse, bireyleri birbiriyle acımasız vuruşan bir toplumdan çok, dayanışmaya dayanan bir topluluğun gelişme ve ilerleme gücü daha yüksek olabilir. Ne var ki, hızlı sanayileşme sürecine giren geçen yüzyılın kapitalist rekabet ortamı evrimde dayanışmayı değil, zayıfın acımasız ayıklanması düşüncesine yatkın olmalı ki, evrim doğal seleksiyonla özdeş tutuluyordu. Daha insancıl bir yorum öyle bir ortamda santimantal bir fantezi olmaktan ileri geçmezdi. Oysa doğanın tümüyle acımasız ve kırıcı Çalıştığı tezine katılmamayı salt duygusallık diye nitelemek doğru değildir. Doğada, toplumsal yaşamda olduğu gibi, yarışma ve savaşım yanında dayanışma ve işbirliği de vardır. Kaldı ki, Darwin'in kendisi yaşam savaşımında "en uyumlunun ayıklanmaktan kurtuluşu" tezinin dar anlamda yorumlanması eğilimine karşı gerekli uyarıda bulunmuştu. En uyumlu her zaman "en güçlü" demek değildi. Yaşam savaşımında güçlerini birleştirip dayanışma içine girenlerin de, en güçlüler gibi, başarı sağladıkları söylenebilirdi. İnsanın Soyu adlı kitabında Darwin bu noktayı açıkça belirtmiştir:
Üyelerinin çoğunluğunun birbiriyle dayanışma içinde olan topluluklar en iyi gelişme gösteren ve çoğalan topluluklardır.
Ne var ki, Darwin'i izleyenler, çoğunluk, dar yoruma düşmekten kurtulamamıştır. Onu en iyi anlayanlardan biri olan Huxley bile, hayvanlar dünyasını bir "ölüm-kalım arenası" diye niteler. Ona göre,
Bu arenada zayıflarla beceriksizlerin elenmesi, güçlülerle beceriklilerin egemenliği kaçınılmazdır.
Yorumunda daha ihtiyatlı davranan Herbert Spencer yalnızca, "yaşam savaşımında en uyumlu" nitelemesinin anlamı üzerinde durur.
Soru 23: Evrim sürecinde dayanışmaya yer yok mudur?
Darwin'den sonra evrimde dayanışmanın önemini vurgulayan ilk yazar yüzyılımızın başında adını duyuran Prens Kropotkin olmuştur. Bu yazarın gençliğinde Doğu Sibirya ile Kuzey Mançurya'da inceleme gezisi sırasında dikkatini çeken en önemli olay, hayvanlar arasında pek çok örneğini gözlemlediği, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma idi. Gerçekten iklim koşullarının son derece çetin olduğu bu bölgelerde bir tür dayanışma içine girmeyen hayvanların yok olmaktan kurtulmasına olanak yoktu. Prens Kropotkin, Evrimde Bir Faktör: Yardımlaşma adlı yapıtında şöyle demektedir:
Bireyleri arasında yaşam savaşımının en düşük, dayanışmanın en yüksek düzeyde tutulduğu hayvan türlerinde gelişme, çoğalma ve beslenme olanaklarının en üst düzeye çıktığı gözden kaçmayacak kadar açıktır.
Kropotkin'in yargısı kolayca göz ardı edilemez: gerek hayvanlar dünyasında gerek ilkel insan topluluklarında onun savını kanıtlayıcı pek çok gözlem yapılmıştır. Dayanışma eğilimi özellikle kuşlar arasında belirgindir. Serçe ve benzeri küçük kuşların, doğan, şahin, kartal gibi yırtıcılardan kendilerini dayanışma içine girerek korudukları bilinmektedir. Gezdiği yerlerde hayvanların çoğunluk bir tür toplum yaşamı sürdürdüğüne tanık olduğunu söyleyen Kropotkin kuzeyin büyük düzlüklerini fare kolonileriyle yer sincaplarının tuttuğunu, kutba yakın çevrelerde ise ren geyikleriyle misk öküzü sürülerinin egemenlik kurduğunu; okyanus kıyılarına gelince, oraları fok balıklarıyla morsların doldurduğunu örnek olarak gösterir. Orta Asya'nın büyük yaylalarının derinliklerinde bile yabancıl at, eşek, deve ve koyun sürülerinin görüldüğüne değinen Kropotkin, doğayı sürekli bir savaş alanı saymanın yanlışlığını altını çizerek özellikle belirtir:
Hayvanlar dünyasını, kanlı dişleriyle kurbanlarını durmadan parçalayan aslan, kaplan ve sultanlardan ibaret saymak tümüyle yanlış bir bakıştır. Öyle olsaydı, insan yaşamını da sürekli savaş ve toplu kırım saymamız gerekirdi.
Fizyoloji ve tıp alanında tanınmış bilim adamı Kenneth Walker'in gözlemleri de bu yargıyı pekiştirici niteliktedir:
Yıllarca önce Doğu Afrika'da avlanmaya çıktığımda hayvanlar arasında gözlemlediğim dayanışmanın birçok örneği hâlâ belleğimde canlıdır. Athi düzlüklerinde değişik zebra ve ceylan sürülerinin tehlikelere karşı birbirlerini uyarmak için belli yerlere nöbetçi koyduklarına tanık oldum. Zebra avlamaya çıkmamıştım; ama ceylan avlamam da hemen hemen olanaksızdı. Çünkü ne zaman birine yaklaşmak istesem, nöbet tutan zebra tehlikeyi fark eder, ceylanları uyarırdı. Gene zürafalarla filleri de çok kez birlikte bulurduk. Fillerin kocaman kulakları, son derece keskin işitme duyuları vardır; ancak görme duyuları zayıftır. Zürafalar ise adeta gözetleme kulelerine yerleştirilmiş bekçiler gibidir. Güçlerini birleştirdiklerinde görünmeden ya da duyulmadan ne fillere ne de zürafalara yaklaşmaya olanak vardı. Daha ilginç (daha doğrusu son derece garip) bir işbirliği gergedanlarla, derilerine gömülen kene türünden parazitleri ayıklamak için sırtlarında sıralanıp oturan kuşlar arasında idi. Bu kuşlar her zaman tetikte bekler, yaklaştığımı çok uzaktan fark eder etmez hırçın çığlık ve gagalamalarla konuğu oldukları hayvanı uyarırlardı. Gergedan kaçmaya koyulduğunda kuşlar bir katardaki yolcular gibi hayvanın sırtına asılıp yerlerinden ayrılmazlardı.
Soru 24: Evrim kuramının yol açtığı ikilem neydi?
19. yüzyılda bilim adamları çoğunluk çalışma odalarında ya da laboratuvarda kapalı kaldıkları, doğayı doğrudan tanıma yoluna gitmedikleri için canlıların salt savaşım içinde olduğu tezine kolayca kapılmıştır. Huxley çapında seçkin bir bilim adamı bile kendini bu yanılgıdan kurtaramamıştı. Oysa bu aynı zamanda ahlâk anlayışında idealist olan Huxley için bir türlü içine sindiremediği bir sıkıntı olmuştur. Yaratılışında son derece duyarlı ve insancıl bir kişi için doğayı kör ve acımasız bir kırım makinesi olarak görmek kolay değildir. Sıkıntı sıradan insanlar için de söz konusuydu: Pazar günleri kilisede dinlediği sözlerle diğer günlerde bilimsel kitaplarda okuduğu şeyler arasında derin bir uçurum vardı. Yuvasından düşen bir serçe yavrusunu bile gözden kaçırmayan, tüm olup bitenlere egemen, koruyucu, bağışlayıcı yüce Tanrı bir yanda, öte yanda ise onun "yaratıkları" diye öğrendiği canlılar arasındaki acımasız kırım! Din adamlarına mı, bilim adamlarına mı, kime inanacaktı insanlar? Yumurtalarını bir hayvanın derisinin altına yerleştirip orada çıkan larvalarına hayvanın dokularını yiyerek beslenme olanağı sağlayan "ichneumon" denen sineği düşünelim. Böyle bir nesne Tanrı'nın yaratığı olabilir miydi? Olursa, bunun açıklaması nedir? Doğa gerçekten bilim adamlarının betimlediği gibi güçlünün zayıfı beceriklinin beceriksizi yok ettiği korkunç bir savaş alanıysa, o zaman insanları iyilik yapmaya, yardımlaşmaya ve paylaşmaya çağıran dinsel ve ahlaksal öğütlerin anlamı kalır mıydı? Darwincilerin dediği doğruysa, "din" denen şeyin efsane olma dışında bir anlamı var mıydı? Masalla kendimizi avutup oyalanmaktansa gerçeği tanımak, ona alışmak daha doğru olmaz mıydı?
Bu ikilem, çağımızda dinsel inancında içtenlikli olan sıradan insan için hâlâ çözümsüz kalmaktadır.
Soru 25: "Darwincilik" nedir?
Ne Darwin ne de onu izleyen destekleyicileri evrim kuramını ispatladıkları savındaydılar. Onlar kuramı gözlemsel kanıtlarına dayanarak doğruladıklarına inanıyorlardı. Darwin'in en ateşli savunucusu Huxley'ın bile türlerin evriminin doğal seleksiyon düzeneğine dayandığı tezine tümüyle katıldığı söylenemez. Ancak "Darwincilik" denen daha sonraki bir gelişme Darwin'in evrim kuramına doğruluğu kesin bir tür dogma kimliği kazandırma bağnazlığı göstermiştir.
Evrim kuramına yöneltilen eleştirileri (bunlar ilerde belirteceğimiz gibi, dinsel, duygusal ve bilimsel olmak üzere değişik kaynaklı tepkilerdir) gereğince değerlendirmek için, her şeyden önce, Darwinciliğin ne olduğunu anlamamız gerekir. Değişik yorumlara uğrayan, bu nedenle de anlam belirsizliği içine düşen "evrim" teriminin, öncelikle tanımsal açıklığa kavuşturulmasına ihtiyaç vardır.
Günlük anlamında "evrim" açılma veya gelişme süreci demektir. Politikada toplumun devrim gibi köktenci bir atılımla değil, birikimli bir süreç içinde değişmesi anlamına gelir. Biyolojideki kullanımıyla "evrim" (a) Canlıların daha basit ilk formlardan daha karmaşık formlara doğru gelişmesi, veya (b) aynı soydan organizma topluluklarının özelliklerinde kuşaklar boyu birikimle oluşan değişiklik anlamına gelmektedir. Biyolojideki kullanımları içeren "Darwincilik", dar anlamda, doğal seleksiyon düzeneğini vurgulayan görüşün adıdır. Buna göre, tüm canlı türler, organizmaya doğal koşullarda ayıklanmaktan kurtulma ve çoğalma olanağı sağlayıcı varyasyonların doğal seleksiyonuyla gelişir. Darwincilik doğal seleksiyon tezini yoklanması gereksiz doğruluğu apaçık bir ilke saydığı ölçüde bilimsel bir kuram olmaktan uzaklaşmakta, ideolojik bir öğreti kimliği kazanmaktadır. Ancak hemen belirtmeli ki, bu öğretisel eğilim geçmişte kalmış bir olaydır. Bugünkü anlamıyla "Darwincilik" bilimsel evrim kuramıyla özdeştir.
Üzerinde durulması gereken bir nokta da Darwin kuramının kapsamına ilişkindir. Darwin kendisinden sonra gelen kimi yandaşlarının tersine kuramının, evrime ilişkin her şeyi açıkladığı savında olmamıştır. Bilimsel her kuram gibi Darwinciliğin de açıkladıklarının yanı sıra açıklayamadığı olgular vardır. Örneğin, kalıtıma ve mutasyona ilişkin hemen hiçbir şeyin bilinmediği sırada, bir türü oluşturan bireyler arasındaki varyasyonların açıklanması beklenemezdi. Nitekim Darwin kuramı varyasyon olgusunu içermekle birlikte açıklamaktan uzak. kalmıştır.
Darwinciliğin doğal seleksiyonu evrimin gerçekleşmesinde tek ve şaşmaz düzenek saydığı sanısı da yanlış bir yorumun ürünüdür. Darwin'in kendisi hiçbir zaman türlerin oluşmasını yalnızca doğal seleksiyonun bir işlevi olarak görmemiştir. Kuramında doğal seleksiyon evrimleşmenin temel aracı olarak sunulmuş, ancak başka etkenlere de yer tanınmıştır. Bu etkenler arasında Darwin'in özellikle değindiği Lamarck kuramında vurgulanan organların kullanılışı veya kullanışsızlığı noktası vardır.
Darwin'in Lamarck kuramına tümüyle sırt çevirmediğini gösteren bu esnekliği hem anlayışla hem övgüyle karşılamak gerekir. Darwin'in zamanında kalıtım bilim henüz ortaya çıkmamıştı. Bu nedenle bireylerin yaşam deneyimlerinde edindikleri özelliklerin kalıtsallaşarak yavrularına geçtiği düşüncesini benimsemede fazla bir güçlük yoktu. Bu düşüncenin olgusal kanıttan yoksunluğu Darwin'in ölümünden sonra ancak ortaya konmuştur. Darwin, Weismann'ın ortaya koyduğu bu sonucu öğrenseydi bile evrim sürecinde çevre etkisini yadsıyan katı görüşüne katılmayacaktı her halde.
Soru 26: Darwin'in kalıtım bilgisi yeterli miydi?
Doğal seleksiyona malzeme oluşturan varyasyonların nedenlerini, kalıtım yasalarını Darwin bilmiyordu, kuşkusuz. Evrim kuramında belirsiz kalan bu konuları aydınlatmak kuramın geçerliğini pekiştirmek bakımından bir ihtiyaçtı. Bu ihtiyaç Darwin'i kalıtıma ilişkin bir hipotez oluşturmaya götürür. Buna göre organizmada yer alan her hücre "gemmule" denen birtakım parçacıklar salar; parçacıklar vücutta bir süre dolaştıktan sonra üreme hücrelerinde toplanır. Birlikte çoğalabilen bu parçacıkların işlevi vücuttaki her dokunun özelliklerini sonraki kuşaklara iletmektir. Üreme hücrelerinin yeni bir bireye dönüşme ve gelişme sürecinde gemmule'ler de onlarla birlikte çoğalarak bireyin özelliklerini oluştururlar. Darwin'in "Pangenesis" diye adlandırdığı bu hipotez, kalıtım düzeneğini açıklamaya yönelik ilk kuramsal girişimdir. Darwin'in önerdiği açıklama bilim çevrelerinde yeterince benimsenmez, ancak kalıtım biliminin gelişmesinde hipotezin kamçılayıcı rolü ,yadsınamaz.
Doğal seleksiyon düzeneğinin işleyişini anlamak için modern kalıtım kuramının ana çizgileriyle bilinmesi gerekir. Unutmamak gerekir ki, doğal seleksiyon kendi başına evrim olgusunu tümüyle açıklamaya elverecek yeterlikte değildir. Bir tür filtre gibi çalışan doğal seleksiyonun işlevi, çevre koşullarına uyum sağlamada yetersiz kalan bireyleri ayıklamaktır. Evrim sürecine devinim sağlayan asıl etken, bireyler arasında ortaya çıkan kalıtsal varyasyonlardır. Varyasyon nedir, nereden kaynaklanmaktadır?
Varyasyon çoğunluk gözlemsel bir olgudur; bir türü oluşturan organizmalar arasındaki değişik her özellik bir varyasyondur. Evrim kuramında varyasyon açıklanan bir olgu değil, doğal seleksiyona gereç sağlayan bir veridir. Bireyin çevreye uyum sağlaması bakımından kimi varyasyonlar yararlı, kimileri de yararsızdır. Yaşam savaşımında. yararlı varyasyonlar organizmaya başarı, yararsızlar ayıklanma yolunu açan etkenlerdir. Sorumuza dönelim: varyasyon nasıl oluşmaktadır?
Bu soruyu yanıtlamak için mutasyon olgusuna değinmemiz gerekir. Bir toplulukta kalıtsal varyasyonun temel kaynağı "mutasyon" diye bilinen, genlerde ya da kromozom yapısında oluşan beklenmedik, kalıcı diyebileceğimiz değişikliklerdir. Ancak varyasyonların tek kaynağı mutasyonlar değildir; sürekli olarak genotip oluşturan mevcut "alel"lerin yeni kombinezonları bu bakımdan çok daha önemlidir.*
* "Alel", homolog kromozomlar üzerinde aynı konumu paylaşan bir gen'in alternatif formları demektir.
Soru 27: Kalıtım nedir?
Kalıtım bilimi, kalıtımın fiziksel temelini ve işleyişini ortaya çıkaran Weismann'la başlar*. Darwin'in ölümünden üç yıl sonra Weismann, daha sonra embriyoya dönüşen döllenmiş yumurtanın daha başlangıç aşamasında "somatik" ve "propagatif" denen iki yarım parçaya ayrıldığını gösterir. Somatik yarım yeni bireyin vücudunu oluşturma yolunda büyür; propagatif yarım ise bireyin üreme bezlerini oluşturur. Vücut yapısını oluşturan hücrelerle yeni kuşaklara yol açan üreme hücreleri arasında kesin ayrılma döllenmeden sonra ortaya çıkan ilk gelişmedir. Bireyin vücudu er ya da geç ölümle son bulur; oysa üreme hücrelerinin bir bakıma ölümsüz olduğu söylenebilir. Bunlar sonra gelen kuşaklarda yaşamlarını sürdürürler. Denebilir ki, organizmanın nerdeyse tümünü oluşturan somatik hücrelerin işlevi, "ölümsüz" üreme hücrelerine, bireylerin geçici yaşamlarında, bir barınak, bir beslenme olanağı sağlamaktır. Doğa yaşamın yeni kuşaklarda sürdürülmesine yöneliktir. Bizlerin birey olarak bu amaca hizmet araçları biçiminde kullanılmamız, saygınlığımıza ters de düşse, görmezlikten gelemeyeceğimiz bir gerçektir. Gerçekten, doğanın işleyiş doğrultusunda kendisine düşen görevi yerine getiren bireyin sonunda hurda yığınına atılması kaçınılmazdır.
Kalıtımın fiziksel temelini oluşturup ana-baba özelliklerini yavrulara aktaran genler hücre çekirdeğinin karmaşık yapısında yer alırlar. Bir hücre bölünmeye yüz tuttuğunda çekirdeği bir dizi karışık ve ilginç diyebileceğimiz değişikliğe uğrar. Çekirdeğin en belirgin özelliği olan bükülmüş ince tel, sayısı her canlı türü için değişmeyen, "kromozom" denen çubuk gibi parçalara ayrılır. Bu parçaların, çok güçlü mikroskoplar altında incelendiğinde, son derece ufak taneciklerin oluşturduğu kopuk bir kolyeyi andırdığı görülmektedir. İşte kalıtsal özellikleri "gen" adını verdiğimiz bu tanecikler taşımaktadır. Evrim kuramı yönünden önemli olan nokta, genlerin ana-babadan taşıdıkları özellikleri olduğu gibi ve ayrı birimler olarak yavrulara geçirmeleridir. Darwin'in döneminde bu nokta açıldık kazanmış değildi. Ana ya da babaya ait herhangi bir özelliğin, çiftleşmeye karşın kimliğini yitirmeksizin (herhangi bir karışıma uğramaksızın) yavruya geçişi anlaşılması güç bir sorundu. Herkes gibi Darwin'de de, ana ve baba özelliklerinin karışarak birbirini etkilediği, yavruda her özelliğin ortak kimlikle ortaya çıktığı düşüncesi egemendi. Oysa gerek Mendel'de, gerek daha sonraki çalışmalarda kalıtım birimi genlerin kaynaşmadığı, diğer genlerle bir araya geldiğinde kimlik yitirmediği düşüncesi geçerlik kazanmıştır. Dahası, genler etkinlikleri için elverişli koşullar buluncaya dek üstü örtük kalabilmektedir.
* Kalıtımda genlerin işleyişini deneysel olarak ilk inceleyen bilim adamı Avusturya'lı Rahip Gregor J. Mendel'dir. Mendel'in 1866'da açıkladığı çalışması, ne yazık ki, yüzyılımızın basına gelinceye dek dikkat çekmeden kalır.
Soru 28: Mutasyon nedir?
Modern araştırmalar Darwin'in bilmediği bir başka olguyu daha gözler önüne sermiştir: "Mutasyon" denilen ani ve kalıcı değişme. Özellikle bir tür meyve sineği olan drosofila üzerinde sürdürülen yoğun gözlemler mutasyon .olayını daha yakından öğrenmemizi sağlamıştır. Bulgulardan biri zaman zaman bu sineklerden birinde veya birkaçında beklenmedik bir değişikliğin ortaya çıktığına ilişkindir. Örneğin, bireyin ya göz rengi, ya kanat yapısı, ya ışığa tepkisi, ya da yaşam süresi yönünden diğer bireylerden farklı bin özelliği göze çarpar. Değişik mutasyonlara sahip bireylerin düzenli çiftleşmeleri yoluyla çok sayıda mutasyonları aynı bireylerde bir araya getirerek bir ya da daha fazla "yeni" denebilecek türün oluşması sağlanabilmektedir. Mutasyon belli bir tür ya da belli bireylerle sınırlı kalan bir olay değildir. Bu olayın nedensel açıklaması henüz yapılamamıştır. Bilinen şu ki, her organizma mutasyona uğrayabilir. H.J. Muller ve diğer bazı bilim adamları soruna açıklık getirmek için denek olarak ayırdıkları meyve sineklerini Xısınına tutmuşlardır. Gerçi bu işlem sinekleri üreme gücünden yoksun bırakacak kadar zedelememektedir. Ne var ki, Muller bu işleme karşın üreme gücünü koruyan bireylerin yavrularında çok sayıda mutasyon olayı saptar. Bu yöntemle kırmızı yerine beyaz gözlü, büyük yerine küçük kanatlı, düz yerine çatal tüylü sinekler oluşturulur. Bu sonuca dayanarak mutasyonun görünürde organizmayı etkilemeyen bilmediğimiz kimi dış etkenlere bağlı olarak ortaya çıktığı söylenebilir. Örneğin, dünyamızın atmosferinden geçen kozmik ışınların mutasyona yol açtığı sanılmaktadır. Genetik alanında bilim adamlarını uğraştıran mutasyon olayı, evrim bakımından fazla önemsenmemektedir. Evrimin mutasyon gibi ansızın beliren değişmelerden çok, uzun sürede yer alan küçük değişimlerin birikimiyle oluştuğu görüşü egemendir. Mutasyonlar doğal seleksiyon için güvenilir malzeme sağlamamaktadır; evrim açısından olumlu mutasyonların yanı sıra daha çok olumsuzlarına raslandığı söylenebilir. Öyle ki, örneğin, bir sinek türünde görülen 400 mutasyonundan yalnızca ikisi olumlu, geriye kalanların hepsi topluluk için yararsız veya zararlı bulunmuştur. Kaldı ki, olumlu olanların da evrim için aynı yönde olanak sağlamadığı görülmüştür.
Soru 29: Doğal seleksiyonun bilimsel konumu nedir?
Doğal seleksiyon kavramında yer alan iki temel noktayı bir kez daha belirtmek yerinde olur: (1) Yaşam savaşımında daha güçlü veya çevre koşullarına daha uyumlu bireylerin ayıklanmaktan kurtulma ye çoğalma şanslarının daha yüksek olduğu; (2) Tüm canlıların varyasyonlara açık olduğu (Varyasyonların nedenlerine ilişkin bilgilerimizin yetersizliği, varyasyonları beklenmedik ya da raslantı oluşumlar saymaya yol açmıştır.).
Türlerin oluşumunda başlıca düzeneğin doğal seleksiyon olduğu düşüncesi ister istemez yanıtlaması çok güç bir soruya bizi yöneltmektedir. Doğal seleksiyon bugün de yürürlükte olduğuna göre, yeni türler şimdi de ortaya çıkmakta mıdır? Bu soruyu yanıtlamak kolay değildir. Bir kez, evrim doğal bağlamında doğrudan gözlenebilecek bir olay değildir. Sonra, yeni bir türün oluşması uzun zaman alan bir süreçtir. Ancak kesin bir şey söylenemiyor diye doğal seleksiyon düzeneğini bilim dışı, dayanaksız bir düşünce saymak da yanlıştır. Unutmamak gerekir ki, bilimde tüm kuram ve genellemeler az ya da çok doğrulanmış hipotezlerdir. Her hipotezin bil açıklama işlevi vardır; bir alanda açıklama işlevi bakımından daha kapsamlı, daha doyurucu alternatif bir hipotez ortaya atılıncaya dek, yürürlükteki hipotez korunur. Bilimde her kuram veya hipoteze geçici gözüyle bakılır; yeni gözlem veya deney sonuçlarının ters düştüğü hiçbir hipotez yanlışlanmaktan kurtulamaz. Bu noktayı bilerek ya da bilmeyerek gözden kaçıranların evrim kuramının birtakım sorulara yanıt vermediği gerekçesiyle bilimsel olmadığı savma sarıldığını görmekteyiz. Oysa tüm bilimsel kuramlar gibi evrim kuramı da ne kesindir, ne de "kesin değil" diye bilim dışı sayılabilir.
Evrim kuramını "ispatsız kaldığı" gerekçesiyle bilim dışı saymak ne denli yanlışsa, artık tartışılmaz "bilimsel bir yasa" saymak da o denli yanlıştır. Hiçbir bilim adamı (Darwinci ya da yeni-Darwinci olsun) evrim kuramının ispat edildiği düşüncesini ileri süremez. Ne var ki, evrim kuramının sağlam olgusal verilere dayandığı gerçeği de yansız ve nesnel düşünen hiç kimsenin gözünden kaçmayacak kadar açıktır. Üstelik evrim olgusunu açıklama yolunda bu kurama seçenak sayılabilecek başka bir kuram da bugüne değin ortaya atılmış değildir. Kuşkusuz bu durum kuramın kesinlik kazandığı anlamına gelmez. Bilimde her kuram gibi evrim kuramı da irdelenebilir, tartışılarak geliştirilebilir. Nitekim, doğal seleksiyon ilkesi tartışma götüren bir konudur; evrim sürecinin kimi inceliklerini açıklamada bu ilkenin tümüyle yeterli olduğu kolayca söylenemez. Ancak açıklama gücü daha doyurucu yeni bir ilke oluşturuluncaya dek doğal seleksiyon düşüncesinden vazgeçilemez.
Soru 30: Evrim bir amaca yönelik midir?
Normal olarak evrim uyum sağlayıcı bir süreçtir. Evrimle oluşan organizmaların çevrelerine ve yaşam koşullarına, çoğu kez inanılmaz bir incelik ve beceriyle uyum sağladıklarını biliyoruz. Görünüre bakılırsa, uyum kurma amaçlı bir davranıştır. Ancak modern biyolojinin en parlak başarılarından biri uyum olayında yansıyan erekliliğin yalnızca görünürde kalan bir izlenim olduğunu ortaya koymuş olmasıdır. Hatta buna, antropomorfik bir yanılgı da diyebiliriz. Evrim kuramı uyumun, varyasyonun ve varyasyonun yol açtığı doğal seleksiyonun otomatik bir sonucu olduğu tezini içermektedir. 17. yüzyıla gelinceye dek bilimsel çevrelerde bile göksel cisimlerin Tanrısal bir düzen ve güdüme bağlı olarak devindiklerine inanılmaktaydı. Oysa astronomi ve fizik alanlarındaki ilerlemeler, aynı düzenin mekanik yasalar çerçevesinde açıklanabileceğini göstermiş, doğal olayların doğaüstü güçlere başvurularak açıklanmasının gereksizliğini ortaya koymuştur.
Canlılarla yaşam çevreleri arasındaki uyum da bizi yanıltmamalıdır. İlk bakışta belli bir plan ya da amacı yansıtır görünen uyum aslında uzun süreli doğal bir ayıklanmanın, yaşam savaşımında başarılı bireylerin çoğalmasına olanak veren bir düzeneğin (doğal seleksiyonun) ürünüdür. Doğadaki düzen, doğal süreçlerin oluşturduğu bir dengedir; bilim, doğa dışı nedenler aramaz.
Soru 31: Evrim raslantı varyasyonlarla açıklanabilir mi?
Kuşkusuz evrim kuramının bugün bile çeşitli noktalarda yetersizliği gösterilebilir. Bilindiği gibi, "canlı" dediğimiz organizma değişik işlevli organlarıyla koordine edilmiş bir bütündür. Bir parçasında oluşan bir aksaklık organizmanın tümünün işleyişini etkiler. Örneğin, görme işlevine ilişkin yapılaşmayı alalım. Görmek için çok sayıda düzeneğin işbirliğine ihtiyaç vardır: göz ve gözün iç düzeneklerinin yanı sıra beyindeki özel merkezlerle göz arasındaki bağıntılardan söz edilebilir. Bu karmaşık yapılaşma nasıl oluşmuştur?
Biyologlara göre evrim sürecinde, gözün oluşumunda ilk adım kimi ilkel canlılarda deri üzerinde ışığa duyarlı küçük bir bölümün belirmesiyle atılmıştır. Ancak doğal seleksiyonda bu kadarcık bir oluşumun kendi başına canlıya sağladığı avantaj ne olabilir? Öyle bir oluşumla birlikte beyinde görsel merkez ile ona bağlı sinir ağının da kurulması gerekir. Oldukça karmaşık olan bu birbirine bağlı düzenekler kurulmadıkça "görme" dediğimiz olayın ortaya çıkması beklenemez. Darwin varyasyonların rasgele ortaya çıktığı inanandaydı. Öyle olsaydı, görmenin gerektirdiği o kadar çok sayıda varyasyonun organizmanın değişik yerlerinde aynı zamanda oluşup uyum kurması gizemli bir bilmeceye dönüşmez miydi? Bu güçlüğü Darwinciler iki yoldan açıklamayı denemişlerdir: İlkin organizmadaki bir değişikliğin herhangi bir noktada sınırlı kalmadığı, organizmanın tümünü etkilediği savına başvurulmaktadır. Darwin "korelasyon ilkesi" dediği bu savı kimi örneklerle desteklemeye çalışmıştır. Örneklerden biri mavi gözlü beyaz kedilerin sağır, tüysüz köpeklerin dişlerinin zayıf oluşudur. Ne var ki, kimi eleştiricilerin de belirttiği gibi, bu tür olaylar korelasyon ilkesini değil, olsa olsa birlikte giden değişiklikleri örneklemektedir. Tüyler ile dişlerin gelişimi aynı koşullara bağlıdır; birini aksatan nedenler diğerini de etkiler. Oysa görme için birbirini tamamlayıcı bir dizi değişikliklere ye bunların tam bir uyum ve eşgüdüm içinde çalışmasına ihtiyaç vardır. Bu nedenle görmenin oluşmasını gelişigüzel varyasyonlardan yola çıkan doğal seleksiyonla açıklama yerine, belki de Darwincilerin kolayca içlerine sindiremeyecekleri içten gelen yönlendirici bir ihtiyaç ya da eğilime bağlamak daha yerinde olur. Böylece değişik düzeylerdeki organizmaların (örneğin, omurgalılar ile mollusc'ların) görme düzeneklerindeki raslantı sayılamayacak yakın benzerliği de açıklama olanağı doğmaktadır*. Sıradan bir mollusc olan Pecten'in gözünde bizimkinde olduğu gibi retina, kornea ve selüloz dokulu lens vardır. Şimdi evrim düzeyleri bu denli farklı iki türde bir dizi raslantıyı gerektiren bu yapılaşmayı salt doğal seleksiyonla nasıl açıklayabiliriz?
Bu soruyu soranlardan biri de Yaratıcı Evrim adlı kitabında Darwinciliğin mekanik anlayışına karşı çıkan filozof Henri Bergson'dur:
Nasıl olur da sonsuz denecek kadar çok birtakım küçük varyasyonlar, eğer bu varyasyonlar salt raslantı ise, evrimin birbirinden bağımsız iki kolu üzerinde aynı planı izlesin? Evet, nasıl olur da tek tek alındığında hiçbir işe yaramayan birtakım varyasyonlar iki kolda da doğal seleksiyonla aynı sıra veya düzende korunarak biriktirilmiş olsun?
Darwincilerin bu soruya doyurucu yanıt verip vermedikleri tartışılabilir.
* Salyangoz ve sümüklüböcek türünden canlı topluluk.
Soru 32: Doğal süreçleri tümüyle erejkstz saymak yerinde midir?
Göz gibi görecel olarak yeni ve karmaşık bir organın oluşmasına ilişkin açıklama güçlüğünü çözme yolunda Darwincilerin başvurduğu ikinci yola gelince, bu bir varsayıma dayanmaktadır. Şöyle ki, göz gibi bir organın bir bölümünün gelişmesine ilişkin genler oluşsa da, diğer bölüm veya bölümlerin gelişmesi için gerekli genler oluşuncaya dek, etkinlik kazanmaz, üstü-örtük (latent) kalır; yeni organ ancak gerekli genlerin tümünün oluşup birlikte etkinlik kazanmasıyla ortaya çıkar.
Bilimde bir kuramı kurtarmaya yönelik bu türden özel açıklamalara ara sıra başvurulduğunu biliyoruz. Ancak ad hoc denen bu gibi açıklamalar çoğu kez kuşku konusudur, ortada ele alınması gereken bir sorun ya da güçlüğün var olduğunu gösterir.
Darwinciliğin yetersiz göründüğü başka noktalar da vardır. Varyasyon ya da mutasyon raslantıya bağlı beklenmedik olgularsa, herhangi bir amaç ya da düzene yönelik olduğu söylenemez elbet. Oysa hayvanların evrim tarihi gözden geçirildiğinde, evrimin belli bir "plan" çerçevesinde ilerlediği düşüncesine kişinin kapılmaması kolay değildir. Evrimin kimi durumlarda yön değiştirdiği söz konusu olsa bile genellikle aynı yönde ilerlediği söylenebilir. Doğal seleksiyon ve rastlantıya bağlı varyasyonlarla genelde düzenli ve amaçlı görünen bir süreci açıklamak pek çok kimse için inandırıcı olmaktan uzaktır. .Hatta bunlar arasında kimi Darwinciler de olmalı ki, evrim konusunda amaç ya da eğilim türünden sözcüklere duyulan gereksinmeyi "ortogenesis" denen yeni bir hipotezle karşılama yoluna gidilmiştir. Bu hipotez yeterince benimsenmemiş olmasına karşın evrimcileri oldukça rahatlatıcı niteliktedir. Ortogenesis, her canlının protoplazmasında evrim sürecini belli bir yöne doğrultan kalıtsal ve bağımsız bir eğilimi var saymaktadır. Varsanan bu eğilime organizmanın bir tür alınyazısı diye bakılabilir. Kimi biyologlar (örneğin, Fairfield Osborn) atların atalarından kalma fosil dizisinin, ortogenesis hipotezine gitmeksizin, açıklamasına olanak görmüyorlar. Öte yandan başka biyologlar, bu arada özellikle yeni-Danvmcüer, o tür öznel bir eğilimi gizemsel bularak ortogenesis'i bilim dışı bir açıklama saymaktadırlar. Onlara göre, ortogenesis hipotezi, Bergson'un "elan vital" dediği gizemli gücü başka bir terimle dile getirmekten ileri geçen bir düşünce değildir.
Darwinciler doğal seleksiyona, türleri küçük varyasyonları kullanarak oluşturan bir düzenek, değişikliğe yol açan mekanik bir güç gözüyle bakarlar. Başka bir deyişle doğal seleksiyon Darwincilere göre evrim sürecini yönlendirmez, ona belli bir yön çizmez.
Ayıklama düzeneği olarak çalışan doğal seleksiyon yeni türlere yol açabileceği gibi durumu koruma yönünde de çalışabilir. Bunun bir örneğini İngiliz serçesine ilişkin bir olayda bulmaktayız.Bilindiği üzere, İngiliz serçesi çevreye uyum sağlamada son derece becerikli bir kuştur. Dünyanın birçok bölgesinde, bu arada özellikle Amerika'da, çok yaygın olarak görülür. Amerika'nın bilinen büyük fırtınalarından birinde serçelerden bir bölümünün yerlerde süründüğü görülür. Toplanarak bakıma alınan bu serçeler üzerinde yapılan incelemelerde, bunların, aynı bölgede fırtınaya yenik düşmeyen serçelerden kimi farklar taşıdığı saptanır. Fırtınaya yenik düşen serçelerin çoğunluk standart ölçüye göre kanatlarının ya daha uzun ya da daha kısa olduğu görülür. Burada gördüğümüz doğal seleksiyonun ortalama tipi koruma, aşırılığı ayıklama yönünde işlediğidir.
Soru 33: Daha doyurucu bir açıklama gereği var mıdır?
Bilimsel bir kuramın olgusal verilerle ispatlanamayacağına daha önce değinmiştik. Darwin'in evrim kuramını ispatlamadığı suçlaması bu nedenle havada kalan boş bir saldırıdır.
Evrim, yavaş yürüyen uzun süreli bir süreçtir. Bazı araştırmacılar, yeni bir türün ortaya çıkması için ortalama yüzbin kuşağı kapsayan bir süreye ihtiyaç olduğu görüşündedirler.*Drosofila (meyve sineği) çok çabuk ürediği için biyologların klasik inceleme konusudur. Ama çok hızlı üreyen bu sineğin bile yüzbin kuşağı üçbin yıllık bir süre demektir. Drosofila üzerindeki deneyler ikiyüz yıl önce değil, üçbin yıl önce başlamış olsaydı evrim kuramını doğrulayan ya da yanlışlayan bir sonucu ancak günümüzde alabilirdik.
Kimi eleştiricilere göre, evrimi salt doğal seleksiyona bağlamak, daktilo makinesinin başına oturtulan bir kedi veya güvercinin tuşlara vuruşlarıyla bir milyon yıl içinde Shakespeare'in Hamlet'ini ya da Goethe'nin Faust'unu yazabileceklerini beklemekle birdir. En basit bir canlıyı bile yakından incelediğimizde onun oluşumunda ince bir "zekâ"nm rolünü görmezlikten gelemeyiz. Bu usta el ya da zekâ yaşamın kendisinde saklı bir güç müdür, yoksa teolojide sözü edilen Tanrı mıdır, tartışılabilir. {Ama evrimi salt kör kuvvetlerin "mutlu" bir sonucu olarak görmek bu biyologlara göre çok zordur. Tanınmış biyolog J.B.S. Haldane aşağıdaki paragrafta pek çok meslektaşının paylaştığı bu görüşü yansıtmaktadır:
Seçkin biyologlardan hiçbiri ne evrim olayına ne de doğal seleksiyon ilkesine kuşkulu gözle bakar. Ancak şans varyasyonlarına dayanan doğal seleksiyonun kendi başına evrimi tümüyle açıkladığı düşüncesine katılmakta tereddüdümüz vardır. Doğal seleksiyon evrimi tümüyle açıklıyorsa bu dünyayı anlama yolunda büyük bir adımdır. Ama doğal seleksiyon evrimi açıklamada, gravitasyonun kimyasal affiniteyi açıklamasından daha başarılı değilse, o zaman, biyologların işi sandıklarından çok daha güçtür.**
Darwin'in evrim kuramı bugün geçerliğini koruyorsa, bunun başlıca nedeni yerine geçecek daha doyurucu, alternatif bir kuramın yokluğundandır. Yetersiz de olsa Darwin kuramını daha güçlü bilimsel bir kuram ortaya çıkıncaya dek korumak zorundayız.
Doğal seleksiyona duygusal tepki gösterenler de az değildir. Bunlardan birini dinleyelim:
Kuşların, balıkların, çiçeklerin, vb. göz kamaştırıcı güzelliğini salt doğal seleksiyona borçlu olduğumuza inanmakta güçlük çekiyorum. Dahası, insan bilinci öyle bir düzeneğin ürünü olabilir mi? Nasıl olur da tüm uygarlık nimetlerinin yaratıcısı insan beyni; Sokrates, Leonardo da Vinci, Shakespeare, Newton ve Einstein gibileri ölümsüzleştiren yaratıcı imgelem (muhayyile), "yaşam savaşımı" denen orman yasasının bize bir armağanı olsun?***
* H.G. Wells, J. Huxley, G.P. Wells, The Science of Life.
** J.B.S. Haldane, Possible Worlds.
*** Hawkes, "Nine Tentalizing Mysteries of Nature," New York Times Magazine, 33, 1957.
IV. BÖLÜM
Biyolojide, evrimin ışığı dışında, hiçbir şeyin anlamı yoktur.
Theodosius Dobzhansky
Soru 34: Evrim kuramına tepkilerin kaynağı nedir?
Evrim kuramı, ortaya atıldığı günden bu yana tartışma konusudur. Çoğu kez saldırıya dönüşen eleştirileri iki ana grupta toplayabiliriz:
(1) Dinsel bağnazlık ve önyargıdan kaynaklanan tepkiler;
(2) Bilimsel eleştiriler.
Dinsel bağnazlık baştan beri belirtmeye çalıştığımız gibi bilimi hiçbir zaman içine sindirememiştir. Engizisyon ve başka yollardan (örneğin, kitlelerin koşullandığı önyargılar körüklenerek) uygulanan baskı ve yıldırma başlangıçtaki etkisini zamanla yitirdiğinden, çağımızda değişik taktiklerle yeni bir stratejinin izlendiğini görüyoruz. Günümüzde "Bilimsel Yaratılışçılık" diye piyasalanan akımın aslında bilimsellik görünümü altında bilime karşı ideolojik bir mevzilenme, bir saldın eylemi olmaktan öte bir anlamı yoktur. Dünün açıktan bilim düşmanları eylemlerini şimdi bilim maskesi altında sürdürmektedirler. Onları dinlersek, dedikleri şu: Evrim kuramı bilimsel değildir; Darwincilik din karşıtı bir öğreti, ya da dar anlamda "pozitivist" bir ideolojidir. Bilimden söz ederek bilimi yıpratmayı stratejik marifet sayan yaratılışçılar evrim kuramının, (a) deneysel olarak ispatlanmadığını, (b) gerçeği yansıtmaktan uzak bir sav ya da "hipotez" olduğunu ileri sürerek evrim olgusunu yadsıma, en azından kuşku konusu yapma yolunda çaba göstermektedirler. Amaçları zihinleri karıştırarak bilimi kendilerince zayıf buldukları bir alanda vurmaktır. Yaratılışçıların savlarını ayrıntılı olarak ileriki bir bölümde ele alacağız.*
* Bakınız: IX. BÖLÜM.
Soru 35: Bilimsel eleştiriler Nasıl yorumlanmalıdır?
Bilimsel eleştirilere gelince, öncelikle bir noktanın açıklık kazanması gerekir: yaratılışçılar evrim kuramına ilişkin buldukları geçerli, geçersiz eleştirileri evrim düşüncesini karalamak, evrim olgusunu yadsımak için kullanmaktadırlar. Bilimsel eleştirilerin amacı bu değildir. Bilim dünyasında tartışılan evrim sürecinin varlığı değil, açıklanmasında duyulan kimi yetersizliklerdir; amaç evrim kuramını bilimsel olarak daha doyurucu bir düzeye çıkarmaktır.
Darwinciliğe ilişkin bazı bilim adamlarınca belirtilen yetersizliklere bundan önceki bölümde değinmiştik. Bilimsel eleştirilere ileriki bölümlerde de yeri geldikçe yer vereceğiz. Şimdi genel bir değinmeyle yetineceğiz.
Evrim, kalıtım olgusunu içeren bir süreçtir. Oysa Darwin kuramını oluşturduğu dönemde kalıtıma ilişkin pek az şey biliniyordu. Weismann'ın çalışmasının hemen ardından Mendel'in uzun süre gözden kaçan araştırmasının gün ışığına çıkması Darwin kuramındaki kimi eksiklikleri açığa vurur. Öte yandan D'Archy W. Thompson gibi kimi biyologlar, Darwinciliğin canlı dünyadaki hemen her gelişmeyi varyasyonların doğal seleksiyonuyla açıklamasını kolaya kaçan bir tutum saymıştır. Gündemin sık sık tartışılan bir maddesi de şu: Darwin evrimin yavaş yürüyen bir süreç olduğunu varsaymıştı. Onu izleyen yeni-Darwinciler de aynı görüştedirler. Üstelik yeni-Darwinciler görüşlerinin genetik bilimince de desteklendiği kanısmdadırlar. Ne var ki, yeni türlerin uzun süre alan küçük birikimlerle oluştuğu tezini yetersiz bulan evrim kuramcıları da vardır.
Karşı çıkılan bir başka nokta da evrimin ne ölçüde uyuma (adaptasyona) yol açtığına ilişkindir. Doğal seleksiyonun dayandığı temel düşünce kimi bireysel farkların çevreye uyum kurmada avantaj sağladığı, dolayısıyla bu tür farkların gen havuzuna eklenerek yaygınlık kazandığı düşüncesiydi. Oysa bu özelliklerden bir bölümünün kendiliğinden bir avantaj sağlamadığı halde, yalnızca önemli avantaj sağlayan özelliklerle birliktelik nedeniyle, seçildikleri görülmüştür. Bu, evrim sürecinde ortaya çıkan varyasyonların tümünün uyum sağlayıcı olmadığı demektir. Başka bir deyişle, kendi başına uyum sağlama avantajı sağlamayan kimi özellikler, avantaj sağlayan özellikler gibi, kaücı oıabilir. Öyleyse, türel ya da bireysel özelliklerin tümünü doğal seleksiyonun ürünü saymak doğru değildir.
Bu tür eleştiriler evrim kuramının "olmuş-bitmiş", tartışmaya kapalı bir dogma olmadığını, tersine düzeltilmeye, gelişmeye açık bir konu olduğunu gösterir. Bunu, yaratılışçıların yaptığı gibi, kuramın yetersizliği olarak göstermek yanlıştır.
Evrim düşüncesinin temel tezi canlılar dünyasındaki türlerin donuk ve değişmez olmadığıdır. Bir tür organizmadan zaman içinde ve değişen koşullar altında başka tür organizmalar oluşabilir. Örneğin kuşların belli bir sürüngen türünden; kedi, köpek, kurt ve benzer hayvanların ortak bir memeli türden oluştuğu söylenebilir.
Evrjm düşüncesi, daha önce de belirttiğimiz gibi, Darwin'le ortaya çıkmış değildir. Dahası, evrim olgusunu açıklama girişiminde bile Darwin'i önceleyen bilim adamları vardır. Bunlardan biri, belki de en önemlisi, Fransız biyologu Jean Babtiste de Lamarck'tır.
Soru 36: Lamarck'ın evrim kuramını nasıl niteleyebiliriz?
Evrim kuramı üzerindeki eleştiri ve tartışmaları iyi anlamak için öncelikle Lamarck kuramını yakından tanımak, bu kuramın Darwin kuramından temele inen farklarını belirlemek yararlı olur. (Bakınız Soru 13, Soru 14).
19. yüzyılda yaşam sürecinde kazanılan özelliklerin yeni kuşaklara kalıtımla geçtiği yaygın bir kanıydı. Lamarck'ın evrim kuramını bu düşünce üzerine kurması doğaldı. Darwin'de de izlerine rastladığımız bu görüşün etkisi bugün bile tümüyle yok olmuş değildir.
Lamarck türlerin kendi ihtiyaçlarını karşılama çabasında yeni biçimler aldığı görüşündeydi. Ona göre çevre koşullarının etkisinde organizmaları daha karmaşık ve daha ileri formlar oluşturmaya yönelten bir tür "içgüdü" denebilecek doğal bir eğilimleri vardır. Başka bir deyişle, türlerin değişik uyumlar içine girmesi, değişen çevre koşullarının canlıları değişmeye zorlaması -sonucudur. Organizmanın ihtiyacı değiştiğinde, davranışları da değişir. İhtiyaca göre organlar daha çok ya da daha az kullanılır. Daha çok kullanılan organlar güçlenir, kazanılan yeni biçim ya da özellikler kutsallaşır. Lamarck bu süreçte, "organizmanın içten gelen gelişme güdüsü" dediği belirsiz, öznel bir gücü etkin görmüştür.
Kısaca değindiğimiz Lamarck kuramı aslında çoğu kez sanıldığı kadar basit değildir. Açıklık getirmek için sık sık verilen bir örneği yineliyelim: Bilindiği gibi zürafa ağaç yaprağıyla beslenir. Başlangıçta uzun boyunlu değildi; yüksek ağaçlara yetişemediğinden giderek beslenme sıkıntısı yoğunlaşır; hayvan üst dallardaki yapraklara ulaşmak için boynunu gerip uzatmaya zorlanır. Bu zorlanma süreci içinde her kuşak bir önceki kuşaktan kendisine geçen avantajı daha ileri götürür, sonunda zürafa topluluğu bildiğimiz formuna ulaşır.
Zürafaların uzun boynunu doğal seleksiyonla açıklayan Darwin'e göre, ıslah çiftlüderindeki özel yetiştiriciler gibi doğa da ayıklayarak gelişmeyi sağlar. Örneğin, güvercin yetiştiricileri, güvercinler arasından yalnızca beğendikleri özellikleri taşıyanları korur ve çoğaltırlar. Aynı şekilde doğa da, sınırlı olanaklar için yarışma gücü ve becerisi en yüksek olan organizmaların kalıp çoğalmasına izin verir; diğerlerini ayıklar. Zürafaların ataları uzun boyunlu değildi, ama içlerinde boynu görecel uzun olanlar beslenme bakımından daha avantajlı idi. Yaşam savaşımında boyun uzunluğunun sağladığı avantaj, uzun boyunlu bireylerin egemenliğine, diğerlerinin giderek yok olmasına yol açmıştır.
Görüldüğü gibi, doğal seleksiyon yeni form veya türlerin oluşumunu organizmanın duyduğu ihtiyaç ya da içten gelen dürtüyle değil, bireyler arasındaki varyasyonların elenip "seçilmesiyle açıklamaktadır.
Soru 37: Evrim, kanıtlanmış bir olgu değil midir?
Darwin bilimsel yaşamında iki çetin soruna çözüm getirmeye çalışmıştır. Bunlardan biri, evrim olayını yadsınamaz bir biçimde kanıtlamak; ikincisi, evrim olgusunu açıklayan doyurucu bir kuram oluşturmak. İnsanın Soyu adlı yapıtında bu iki noktaya ilişkin şu sözleri buluyoruz:
Tüm çalışmalarımda göz önünde tuttuğum iki hedefim vardı. Önce türlerin ayrı ayrı yaratılmış olmadığını göstermek; sonra canlı dünyasındaki değişikliğin başlıca düzeneğinin doğal seleksiyon olduğunu ortaya koymak.
Darwin hedeflerine ne derece ulaşmıştır? Bu soruyu yanıtlamak için öncelikle evrim sürecini belirleyen kanıtları gözden geçirmemiz gerekir.
Başta Darwin, pek çok bilim adamı evrim olgusunu kanıtlayan gözlemsel veriler toplama yolunda uzun yıllar harcamışlardır. Çok sayıda ve çeşitte olan kanıtları ayrıntılarıyla burada sergilemeye olanak yoktur. Aşağıda beş başlık altında topladığımız kanıtların genel bir fikir için yeterli olduğunu sanıyoruz:
1. Fosillerden öğrendiklerimiz;
2. Yapısal benzerliklerin gösterdiği;
3. Embriyolojide bulunan ipuçları;
4. Yeni formların ortaya çıkışı;
5. Sınıflamadan çıkardığımız.
Soru 38: Fosillerden ne öğreniyoruz?
"Fosil" denen nesne, tarih öncesi dönemde yaşamış bir hayvan veya bitkinin, toprakta gömülü taşlaşmış kahntısıdır. Milyonlarca yd önce ortadan silinmiş kimi organizmaların varlığını fosillerden öğreniyoruz.
Bir canlının kalıntısının fosilleşmesi için iskelet türünden sert, dayanıldı bir yapıya sahip olması gerekir; yumuşak parçaların korunması ancak sonradan kayalaşan çamura benzer tortular içinde kalmasıyla olasıdır. Aslında fosil oluşumu kolay değildir, belli koşulların bir araya gelmesini gerektirir. Bu yüzden geçmişte yaşayan türlere ilişkin fosillerin sağladığı bilgi yeterli olmaktan uzaktır. Öyle de olsa, fosillerin sağladığı bilgi son derece yararlı olmuştur. Bir kez şunu öğreniyoruz: 500 milyon yıl gerilere uzanan en eski fosiller bitkilerle basit omurgasız hayvanlara aittir. Yapısı daha karmaşık organizmalara ait fosillere daha yakın dönemlerde oluşan kayalarda rastlanmaktadır. Omurgalılardan en eski olan balıkların 420 milyon, bilinen ilk memelilerin 170 milyon yıl öncesine uzanan fosilleri çıkmıştır. İncelemeler hem hayvan, hem bitki dünyasında fosillerin giderek daha ileri ya da karmaşık canlılara ait olduğunu göstermektedir. Bu, "özel yaratılış" savını değil evrim olgusunu kanıtlayan önemli bir veridir. Aynı derecede önemli bir kanıt daha vardır: 300 milyon yıl öncesine ait kimi fosiller karada yaşayan bir balık türünün varlığını göstermektedir. Bunların iskeletlerinin daha sonraki dönemlerde oluşan pek çok kara hayvanlarının iskeletleriyle yakın bir benzerlik içinde olduğu gözden kaçmayacak kadar belirgindir. Aradaki başlıca fark balıklardaki yüzgeçlerin yerini karada yürüme organlarına bırakmış olmasıdır.
Benzer bir ilişkiyi sürüngenlerle kuşlar arasında görmekteyiz. İskeletleri çeşitli yönlerden birbirini andıran iki grubun yumurtlayarak çoğaldıkları bilinmektedir. Kuşların sürüngenlerden oluştuğu görüşüne ağırlık kazandıran olay "Archaeopteryx" adı verilen bir fosilin bulunmuş olmasıdır. Bir kuşun kanat ve tüylerini taşıyan bir hayvan sürüngenlere özgü kafatası ve dişlere sahiptir. Ayrıca uzun kuyruğu, kanat uçlarındaki pençeleri sürüngenlerle paylaştığı özelliklerdendir.
Fosiller, bildiğimiz atların da beştırnaklı, ufak yapılı, kısa bacaklı atalarından bir dizi ara değişikliklerle bugünkü forma ulaştığını göstermektedir. Atlar, parçalayıcı etobur canavarlardan kurtulmak için giderek daha hızlı koşan, uzun bacaklı, tek tırnaklı yapılarına ulaşmıştır.
Fosillerden öğrendiğimiz ilginç bir başka olay hem evrim olgusunu kanıtlamakta, hem de evrimde yaşam savaşımının işlevini açığa vurmaktadır. Bir dönemde çok yaygın olduğu anlaşılan marsupial memelileri bugün pek az istisna dışında yalnızca Avustralya kara parçasında yaşamaktadır. Jeologlar bu kara parçasının bir zamanlar Güney-Doğu Asyaya bağlı olduğuna inanmakta, ancak placental memelilerinin ortaya çıkmasından önce bu bağın koptuğunu söylemektedirler. Placental memelilerine yaşam savaşımında yenik düşen marsupial memelilerinin Asya'da yok olma sürecine girerken Avustralya'da yaşamlarını sürdürmeleri, öyle bir savaşımdan uzak kalmış olmalarıyla açıklanmaktadır.
Soru 39: Yapısal benzerlikler ne göstermektedir?
Karada yaşayan tüm omurgalıların (özel işlevlerine göre çeşitli modifikasyonlara uğramış olmasına karşın) "Pentadactyle" denilen plana dayandığı bilinmektedir. İlk bakışta insan kolu iskeletinin yarasa kuş veya şimdi artık var olmayan uçan sürüngen (ptero-dactyle) kanadı, ya da, balina yüzgeçleri (flipper) ile benzerliği anlaşılmaz görünür. Oysa bu tür yapısal benzerlikler, bu organizmaların evrim sürecindeki ilişkileri bilindiğinde açıklık kazanmaktadır.
Kimi hayvanların görünürde hiçbir işlevi olmayan organlar taşıması açıklama gerektiren başka bir olaydır. Örneğin tavşan ve başka bazı otobur hayvanlarda oldukça büyük olan apandisitin selüloz sindirimini sağlayan bakterilerle yüklü olduğu bilinmektedir. Oysa insan, maymun ve diğer etobur hayvanlarda işlevsiz görünen apandisit küçüktür. Gene tavşan, kedi ve pek çok memelilerde ses dalgalarını yakalamak için dış kulakları hemen harekete geçiren kasları insanda da bulmaktayız. Ancak insanda bu kaslar gelişmekten öylesine uzak kalmıştır ki, tavşan ve kedilerdeki belirgin işlevini yerine getirmesine olanak yoktur. "Özel yaratılış" denilen şey gerçek olsaydı, bu tür yapısal benzerlikler nasıl açıklanabilirdi? Evrim düşüncesi ise bir açıklama getirmektedir: yapısal benzerlik gösteren canlıların ortak bir atadan geldiği, kimi organ ya da özelliklerin yeni türlerin bazılarında işlevsiz kalmaları nedeniyle köreldiği gibi.
Soru 40: Başka kanıtlar yok mu?
Var elbet. Bunlara kısaca değinmekle yetineceğiz, Evrim olgusuna embriyolojiden kanıt getirilebilir. Yetişkin omurgalılardan yalnızca balık solunumunu başının iki yanındaki galsamalarla yapar. Oysa yetişme döneminde karada yaşayan hemen tüm omurgalılarda galsama yarıkları görülmektedir. Ne var ki, bu oluşum iribaş (kurbağa yavrusu) dışında hiçbirinde solunum işlevi görmez. Bunun akla yakın açıklaması, kara omurgalılarının atasının balıklara uzandığıdır. Kullanılmayan bir oluşumu başka türlü nasıl açıklayabiliriz?
Kurbağanın yaşam öyküsü bu yönde bize daha doyurucu kanıt sağlamaktadır. İribaş, kurbağanın balık benzeri bir atadan kaynaklandığını gösteren iyi bir örnektir. Dahası, akciğerli balıkların yumurtalarından çıkan yavrular iç galsamah yetişkinlere dönüşmeden önce iribaşlar gibi dış galsamalıdır. Bu da, hem suda hem karada yaşayan amfibianların o tür balıklardan kaynaklandığını gösterir.
Yeni formların ortaya çıkışı da kanıt sağlayan bir olaydır. Evrim kuramına göre, doğal seleksiyon düzeneğinin işleyişi sürekli olarak yeni formların ortaya çıkmasını gerektirir. Doğal seleksiyon sürecinde bu varyasyonlardan önemli bir bölümü yok olurken bir bölümü de işlenerek korunur. Doğada sürekli oluşup ayıklanan küçük varyasyonların birçoğu dikkatimizi bile çekmez. Evcilleştirmede ise, doğal koşullarda dayanması zor formlar yetiştirilmekte ve korunabilmektedir. Örneğin, insanın uygarlık dönemi boyunca geliştirilen pek çok köpek ve güvercin çeşidinin sayılı birkaç çeşide dayandığı söylenebilir.
Sınıflamada da kanıtlar bulabiliriz. Daha önce de değindiğimiz gibi, organizmaları gruplamada yapısal benzerlikleri temel alan bir sınıflama sistemi oluşturulabilir. Buna göre, örneğin, "Felis" cins ismini taşıyan kedileri köpek, kurt, sırtlan, ayı, vb. hayvanlarla gruplayarak daha genel "carnivora" adı altında geniş bir sınıfta toplayabiliriz. Üstelik bu sınıf "placentab memelilerini kapsayan daha geniş bir sınıfın bir parçası olarak alınabilir. Bu türden bir sınıflama olanağı evrim olgusunu kanıtlayıcı niteliktedir. Açıklayalım: ilk memelilerden bir bölümünün etobur alışkanlığı edindiği, aradan geçen uzun sürede, bugün tanık olduğumuz grupların oluşumuna varan dallanma sürecine girdiği düşünülebilir. Gerçekten, evrimi varsaymaksızın öyle bir sınıflama olanağını nasıl açıklayabiliriz?
Sıraladığımız değişik kanıtlar göz önüne alındığında evrim düşüncesinin belgelenmediği, dayanaksız bir sav ya da ideolojik bir öğreti olduğu söylenebilir mi? Kuşkusuz henüz bilinmeyen, belki de hiçbir zaman bilinmeyecek pek çok şey olabilir. Şimdiye kadar bulunan fosiller, geçmişte yok olan türlerin ancak bir bölümünü kapsamaktadır. Diğerlerine ilişkin şimdilik herhangi bir ize rastlanmadığına göre, ancak tahmin yürütülebilir. Ne var ki, tahminler üzerinde biyologlar arasında görüş birliğinin doğması pek kolay değildir. Üstelik bilim adamlarım uğraştıran' daha temel bir sorun vardır: Çevremizde gördüğümüz sayısız çeşitteki canlılar, başlangıçtaki bir ya da birkaç canlıdan evrimleşerek geldiyse, bu ilk canlıların kaynağı nedir? Bu kaynak inorganik maddeler midir, yoksa "özel yaratma" denilen Tanrısal bir eylemi varsaymak yoluna mı gideceğiz? Evrim kuramı türlerin oluşumunu açıklamaktadır; canlıların kökeni sorunu ise henüz herkesin üzerinde birleştiği bir açıklığa kavuşturulmuş değildir. Bu sorunu bundan sonraki bölümde ele alacağız.
V. BOLÜM
Duyunun yetersiz kaldığı yerde akıl işe karışmalıdır.
Galileo
Soru 41: Nesnelerin kökeni nedir?
Çevresindeki canlı ve cansız nesnelerin kökeni insanoğlunun oldum olası merak konusudur. Yaşadığımız dünyanın akıl almaz çeşitliliklerle dolu olduğunu görüyoruz. Bitki ya da hayvan dünyası sayısız türlerin bir karmaşasıdır. Cansız nesneler bile sayılamayacak kadar çok çeşit sergilemektedir. Gözlerimizi kendimize çevirdiğimizde gördüğümüz daha az şaşırtıcı değildir. Oysa bu baş döndürücü karmaşanın yer aldığı dünyamız güneş çevresinde dolaşan gezegenlerden yalnızca biri; uzaydan bakıldığında, yüzeyi su ve kara parçalarıyla kaplı, küçük küresel bir cisim görünümünde, başkaca özelliği olmayan bir yer! Üstelik, tüm güneş sisteminin bile evrenin "sonsuzluğu" içinde son derece önemsiz bir yer tuttuğu söylenebilir. Uzayın her yönünde, her biri güneşimiz gibi yanan gaz kitlelerinden oluşan sayısız yıldızlar, her biri milyarlarca yıldız içeren galaksiler vardır.
Evren nasıl oluştu; bugünkü duruma nasıl ulaştı? Astrofizikçiler bu soruyu yanıtlama çabası içindedirler.
Kuşkusuz, bu tür soruların ortaya çıkması insanın belli bir kültür düzeyine erişmesini beklemiştir; verilen yanıtlar da kültürel gelişmeye göreceldir. Bilim öncesi dönemlerde egemen görüş mistik ve dinsel nitelikteydi. Masalımsı olan bu görüşe göre, evrende olup biten her şey gizemseldir; ya ruhsal bir gücün ya da Tanrı'nın eseridir. O'nun istek ve kararına göre düzenlenmiştir. Kutsal kitaplarda bulduğumuz açıklamalar bu yaklaşımın en yetkin örnekleridir.
Bilimsel açıklamaya az çok benzer ilk girişim Antik Yunan döneminde ortaya çıkar. Platon'un Cumhuriyet adlı yapıtında okuduğumuz şu satırlar yaşadığı dönemin görüşünü yansıtmaktadır:
Filozoflar ateş, su, toprak ve havayı mutlak, ilkel nesneler saymakta; arz, güneş, ay ve yıldızların bu ilkel nesnelerden oluştuğunu ileri sürmektedirler. Değişik elementleri şansla ve de aralarındaki yapısal benzerlikler gereğince (örneğin, sıcak soğukla, kuru ıslakla, yumuşak sertle, ve daha pek çok zıtlann gelişigüzel karışımıyla) devinir. Tüm hayvan, bitki ve mevsimler gibi dünyamız ve göksel varlıklar bu biçimde yaratılmıştır. Evet bildiğimiz tüm varlıklar bu elementlerden oluşmuştur. Ne var ki, bu oluşum herhangi bir ruh ya da Tanrı'nın girişimiyle, sanatın aracılığıyla değil, yalnızca doğa ve şansla gerçekleşmiştir.
Her şeyin oluşumunu doğa yasalarının gelişigüzel işleyişine ve şansa bağlayan bu görüş bugün de etkisini yitirmiş değildir. Yüzyıllar boyunca teologlar bu görüşe karşı kutsal kitaplarda yer alan "özel yaratılış" öğretisiyle karşı çıkmışlardır. Ancak, özel yaratılış üzerindeki yorumlar, çoğu kez, birbirini tutmadığından öğretinin anlamı kesin olmaktan uzak kalmıştır.
Nesnelerin kökenine ilişkin ilk diyebileceğimiz bilimsel girişimi Fransız matematikçisi Laplace'a borçluyuz. Laplace'ın 1796'da ortaya attığı "Nebülöz" hipotezinin ana düşünceleri daha önce Alman filozofu Kant'ta dile gelmişti. Ancak Kant'ın matematikteki yetersizliği onun sorunu ele alışında birakım güçlüklere yol açmıştı. Laplace, evreni, başlangıçta dönen kocaman bir sıcak gaz kitlesi olarak varsaymıştı. Zamanla soğuyan bu kitle büzülerek daha hızlı dönmeye koyulur. Aynı zamanda, giderek bir tepsi biçimini alan gaz kitlesinin çevresinden birtakım halkalar kopar. Kopma, dış çevrede dönen parçaların merkezkaç kuvvetiyle, onları merkeze çeken gravitasyon kuvveti arasında denge kurulmasıyla başlar. Laplace ana kitleden kopan dış halkaların her birinin yoğunluk kazanarak bir gezegen oluşturduğunu ileri sürer. Geriye kalan orta bölüm ise güneştir. Dönen ve büzülerek yoğunlaşan gezegenlerden kopan daha küçük halkalar da uyduları oluşturur.
Dünyamızın ve içindeki nesnelerin kökenine ilişkin bu genel açıklamadan sonra, konumuz "yaşarma dönelim.
Soru 42: Yaşamın kökeni nedir?
Yaşam yer yüzünde ne zaman, nasıl başladı? Kültür tarihinde çok eskilere uzanan bu soruya günümüzde de doyurucu bir cevap verilmiş değildir.
Aristoteles'ten kaynaklanan ve 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar geçerli sayılan görüş, canlıların cansız maddelerden kendiliğinden (spontane) oluştuğu yönündeydi. (Farelerin kirli çamaşır, paçavra ve tahıl taneciklerini içeren çevrelerde oluştuğu inancı buna bir örnektir.) Bilim tarihinde bu görüş "kendiliğinden üreme hipotezi" diye bilinir.
Kendiliğinden üreme hipotezi Louis Pasteur'ün bakteriler üzerindeki deneysel çalışmasıyla çürütülmüştür. Pasteur (1822 - 1895) sterilize edilmiş .ortamlarda mikroorganizmaların çoğalmasının olanaksızlığını ispatlayarak bir canlının ancak bir canlıdan oluşabileceğini kanıtlar. Ne var ki, canlıların ancak canlılardan türeyebileceği gerçeği yaşamın kökenini yeterince aydınlatmamaktadır.
İlk canlının nasıl oluştuğu bugün bile değişik hipotezlere konudur. İlk canlının ortaya çıkışı sırasındaki koşullan belirlemek olanaksızdır. Ancak bu olanaksızlığa karşın kimi deneysel çalışmaların yapılamayacağı söylenemez.
Pasteur'den sonra bazı bilim adamları dünyamıza ilk canlı nesnelerin bir başka gezegenden ya da göksel cisimden geldiği savınjı ortaya atmıştır. Bunlara göre, uzaya dağılmış spor, tohum, vb. türden canlı nesnelerin dünyamıza ulaşması dünyamızda yaşamı başlatmıştır.
Ancak bu sav ilk canlının nasıl oluştuğu sorusunu yanıtlamamakta, yalnızca bir adım geri atmaktadır. Yaşamın dünyada başlaması uzay aracılığıyla olsa bile canlının geldiği yerde nasıl oluştuğu sorusu yanıtsız kalmaktadır. Kaldı ki, uzaydan geldiği söylenencanlı nesnelerin uzun yolculukları sırasında sıcaklık, radyasyon,vb. elverişsiz koşullara nasıl dayandığı sorulabilir. Ayrıca o nesnelere bu yolculuğu yaptıran gücün de ne olduğu bilinmemektedir.Kimisi radyasyon basıncından, kimisi de dünya ötesi uygarlıklardan dünyamıza uğrayan uzay adamlarının geride bıraktıkları artıklardan söz etmiştir.
Soru 43: Canlının kaynağı cansız madde midir?
Pasteur'ü izleyen yarım yüzyıl boyunca canlının kökenine ilişkin bilimsel bir ilerleme olmaz. Bu yönde ilk adım 1920'lerde atılır. Kimi biyokimyacılar (J.B. Haldane, A.I. Oparin, vb.) yaşamın arzın ilkel atmosferinde başlayan kimyasal bir oluşumdan kaynaklanmış olma olasılığını ileri sürerler. Onlara göre güneşten gelen ultra-viyole gibi bir enerji, .denizlerde çözülerek bir tür "sıcak eriyik çorba" oluşturan kimyasal bileşiklere yol açmış, bu bileşikler de sonra canlı nesnelerin temeli olan daha karmaşık molekülleri oluşturacak şekilde kendi aralarında birleşmiş olabilirdi. Stanley Miller'in 1953'te ortaya koyduğu araştırma, günümüzde büyük yoğunluk kazanan araştırmaların hız kaynağı olmuştur. Arzın ilk atmosferine özgü koşulları elde etmek için hidrojen, metan, amonyak ve su buharı gibi nesnelerin kızgın karışımıyla işe koyulan Miller, gazlardan geçirdiği 60.000 voltluk şimşek benzeri kıvılcımla amino asit glisin ile alanin gibi birkaç tür organik bileşik oluşturur. (Başlangıçta atmosferimizde oksijen yoktu.)
Son yıllarda yapılan araştırmalar da aynı şekilde yaşamın kimyasal kökeni hipotezine güç veren önemli kanıtlar sağlamıştır.
Soru 44: Canlı-cansız ayırımı kesin değil midir?
En basit düzeyde ilkel canlı süreçlere bakıldığında canlı ile cansızı ayıran keskin bir çizgi bulmak kolay değildir. Daha ileri düzeylerde kuşkusuz canlıya özgü kimi özelliklerden söz edilebilir. (Bunlar arasında önemli gördüğümüz birkaçını şöyle sıralayabiliriz: (1) beslenmek: canlının çevresinden yaşamı için gerekli maddeleri alması; (2) büyümek: canlının çevreden aldığı maddeleri büyümesine elverecek besinlere dönüştürmesi; (3) çoğalmak: canlının eşeyli veya eşeysiz üremesi.) Ancak, yukarda belirttiğimiz gibi, ilkel düzeyde bu tür ayırıcı özelliklerden söz etmek güçtür. Örneğin bir canlı hücrenin büyüme ve bölünme davranışlarıyla tuzun sudaki çözeltisinde kristalleşmesine yol açan moleküler oluşumunu kolayca ayıramayız. Belki şu denebilir: bir kristalin çözeltide büyümesi için kullandığı "besin", çözeltideki biçimi değişmeksizin yapısına geçmektedir. Daha önce su molekülleriyle karışan tuz molekülleri yalnızca büyüyen kristalin yüzeyinde toplanmakla kalmaktadır. Burada gördüğümüz biyo-kimyasal bir özümleme değil, sıradan mekanik bir birikimdir. Ama bir an için karbondioksit (C02) gazının sudaki çözeltisine atılan bir alkol molekülünün su ve karbondioksit moleküllerini yeni alkol moleküllerine dönüştürdüğünü düşünelim. Bu durumda alkolü canlı nesne saymamız gerekecektir, kuskusuz. Aslında bu öyle göründüğü kadar boş bir düşünce de değildir. Nitekim "virüs" denen oldukça karmaşık kimyasal nesnelerin kendilerini çevreleyen ortamdan aldıkları başka molekülleri kendilerine benzer yapısal birimlere dönüştürdükleri bilinmektedir. Virüsleri, sergiled